04.03.2019, Pazartesi

Yeğen Osman Paşa

Yeğen Osman Paşa, 17. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da türeyen eşkıyaların en meşhurudur. Mustafa Akdağ’ın ifâdesiyle “1596’da parlayan ve on beş yıla yakın süren büyük celâli fırtınasının en tanınmış adamı Karayazıcı olduğu gibi, 1683 Viyana felâketinin arkasından gelen ‘türedi’ isyanı olaylarının ünlü kişisi de Yeğen Osman bölükbaşıydı…” Sicill-i Osmanî’ye göre o, Sadrâzam Kara İbrahim Paşa’nın bölükbaşılarındandı. 1098’de (1687) Afyonkarahisar sancağıyla levent ve sekbanların başı dediğimiz serçeşme olmuş, 1688’de Macaristan serdârlığına getirilmişti Yeğen Osman Paşa, daha 1684/85 tarihlerinde Macaristan seferi sırasında serasker olan İbrahim Paşa’nın bölükbaşısı iken seferden kaçarak Anadolu’ya gelmiş ve orada bir türedi eşkıyası olan Yadigar oğlu ile ortak hareket ederek etrafında topladığı çok sayıdaki leventler ile soygunculuk yapmıştı. Onun ve taifesinin Anadolu’da çıkardığı şekâveti önlemek ve yanındaki leventlerle sefere katılmasını sağlamak amacıyla kendisine Afyonkarahisar sancakbeyliği ve serçeşmelik Hattı Hümâyûn ile bildirilmiş, sefere katılması emredilmişti. Yeğen Osman Paşa yanındaki türediler ile birlikte 28 Ağustos 1685’te orduya katılmış, kendisine serçeşmelik görevinin yanı sıra Rumeli Eyâleti de verilerek Avusturya’ya karşı savaşmak üzere Macaristan seferine görevlendirilmişti. Yeğen Osman Paşa’nın serdârlığından (1688) önce Avusturya cephesinde Osmanlı Devleti’nin ordusunun durumuna bakıldığında perişanlık, açlık, disiplinsiz ve çaresizlik görülür. Uyvar, Budin, Segedin, Peçevi, Şikloş gibi önemli kaleler elden çıkmış, 1687’de ise Osmanlı askerlerinin Avusturya karşısında tutunmaları neredeyse imkânsızlaşmıştır. Serdâr-ı Ekrem Sarı Süleyman Paşa, bir yandan Belgrad’da eyâletlerden gelecek yardımcı kuvvetleri beklerken bir yandan da Esek, Şikloş gibi kuşatılan kalelerin yardımına yetişmeğe çalışıyordu. Hatta Şikloş önlerinde Prens Şarl’ı yenmeyi de başarmıştı. Ancak askeri kontroldeki hataları dolayısıyla ağırlıkları düşman eline bırakarak Petervaradin’e çekilmişti. Bu esnada Yeğen Osman Paşa, serçeşme olarak orduda bulunuyordu. Ordu Petervaradin’de iken Eğri taraflarından zahireye ve askere ihtiyaçları olduğu yönünde haberler gelince, Serdâr-ı ekrem Süleyman Paşa, Cafer Paşa seraskerliğinde buraya asker ve mühimmat göndermek istemişti. Yollar düşman tarafından tutulduğu için de gönderilecek askere “Varadin’e sekiz saatlik mesafede düşman olduğu ve bir miktar asker ile zafer kazanılabileceği” söylenmişti. Ancak bu işe görevli Serçeşme Yeğen Osman Paşa “On konak yere bu kuvvet ve zahire nasıl gider?” diyerek askeri tahrik ile gitmekten alıkoyup ordugâha dönülmüştü. Fakat bu defa kapıkulu ocakları Yeğen Osman Paşa’nın ve silahdâr bölüğünden Amasyalı Küçük Mehmed’in teşvikleri ile maaşlarının ödenmediği bahanesiyle ayaklanmışlardı. Zübde-i Vekayiât’da bu ayaklanmanın başlangıcı şöyle açıklanır: Cafer Paşa seraskerliğinde ve Serçeşme Yeğen Osman Paşa’nın hizmetinde olarak sipah ve silahdâr askeri Varadin’e sekiz saatlik mesafede olduğu söylenilen düşmana karşı harekete geçtiler. Önce Varadin köprüsünden geçmeleri gerekmektedir. Asker ağırlıksız olarak köprüden karşı yakaya geçirildi. Ancak o gün başlayan çok şiddetli ve aralıksız süren yağmur dolayısıyla karşıya geçen askerler büyük sıkıntı yaşadılar. Çünkü askerlerin ne çadırı ne kendilerini sığındıracak barınakları vardı. İki gün iki gece fasılasız süren yağmur dolayısıyla hem askerler hem hayvanat su içinde kalmıştı. Geçtikleri köprünün kapısı kapatılmış olduğundan geri dönmeğe de imkânları yoktu. Bu perişanlık içinde sipâh ve levendât taifesi birbirleri ile ittifak ederek hepsi beraber köprüye yürüyüp karşıya geçmeye karar verdiler. Bunu duyan Cafer Paşa, sadrâzam kethüdâsı ile beraber bir yolunu bularak köprünün öte yakasına geçmeyi başarmıştı. Ardından asker de köprüye yürüyüp, kapısını kırarak karşıya geçmeye başlamıştı. Olayı Varadin’de haber alan Serdâr-ı ekrem Süleymân Paşa, asker ne istiyorsa (para, zahire) vereceğini söyleyerek onları durdurmaya çalışmışsa da “Şer‘i ile da‘vamız vardır ve sancağ-ı şerîfi ve mührü isteriz” diyen askeri teskin etmek mümkün olmamıştı. Serdâr-ı ekrem Süleymân Paşa ile beraber Cafer Paşa, Defterdâr Vezir Seyyid Mustafa Paşa, Yeniçeri Ağası v.b ileri gelenler kayıklarla Tuna Nehri yoluyla Belgrad’a kaçmışlardı. Osmanlı ordusu isyan neticesinde, serdâr-ı ekremin kaçması ile ilerleyen Avusturya kuvvetleri karşısında başsız kalmış, Belgrad’a az mesafedeki Zemun tarafları işgal edilmişti. Başsız kalan asker güruhu kendisine Köprülünün damadı Haleb Valisi Siyavüş Paşa’yı veziriâzam yaparak başbuğ seçmişler ve bunu bir mazhar ile de İstanbul’a bildirmişlerdi. Sultân IV. Mehmed (1648-1687) Siyavüş Paşa’ya serdârlık menşuruyla, hilat ve kılıç göndermiş, bir Hatt-ı hümâyûn ile de Belgrad’tan ileri gelmemelerini emretmiş; ancak ocaklı bunu kabul etmeyerek padişâhın hallini dillendirmeye, İstanbul’a yönelmeye başlamıştı. Böyle kritik bir dönemde Avusturya’ya karşı cephelerin sahipsiz bırakılması dışarıda kayıpları getirirken,içerde de bir dizi karışıklıkların yaşanacağının sinyallerini veriyordu. Sultan IV. Mehmed müptelası olduğu av işlerini bir tarafa bırakmayı vaat ederek kendisinin halline yönelen bu hareketi durdurmaya çalışmışsa da buna engel olamamış, II. Süleyman (1687-1691) tahta geçmiştir.

II. Süleyman’ın cülusunu müteakip ocaklılar İstanbul’a gelmişlerdir. İstanbul’da asayişsizliğin hüküm sürmeye başladığı bu dönemde Serçeşme Yeğen Osman Paşa, Davud Paşa’da bekliyor, gelişmeleri oradan takip ediyordu. II. Süleyman’ın başa geçtiği ve asilerin henüz tenkil edilemediği ilk günlerde İstanbul’da adeta terör havası esiyordu. Asiler ardı ardına isyanlarını yineliyorlardı. Bir yandan hükümetten cülus bahşişi, terakki, ulûfe talebinde bulunurlarken bir yandan da şehirdeki esnafı soymakta, çarşı ve pazarları yağmalamaktaydılar. Merkezde bu hükümetsizlik sürerken cephelerde Avusturya rahatça ilerlemeye devam ediyordu. Belgrad gibi Orta Avrupa’nın anahtarı olarak görülen önemli merkez tehdit altındaydı. Bu hassas dönemde 16 Cemâziyelevvel 1099 (19 Mart 1688)’de icra edilen bir meşverette Yeğen Osman Paşa’nın Macaristan serdârlığına getirilmesi kararlaştırılmış, kendisine ayrıca Halep valiliği de verilmişti. Yeğen Osman Paşa, serdârlık gibi önemli bir göreve getirilmesine rağmen bulunduğu bölgeyi haraca bağlamaktan geri kalmıyordu. Yanında kendi leventleri ile beraber Anadolu’da izâlesine çalışılan ancak kaçıp onun etrafında toplanan sarıca sekbanlarda bulunuyordu. Artan gücü ve yanındaki leventlerin kışkırtması ile bir müddet sonra Serdâr Osman Paşa veziriâzamlık talebinde de bulunmaya başladı. Yanındaki az kuvvetle Avusturya’ya karşı direnemeyeceğini söyleyen Osman Paşa, bu bahane ile kendisine sancağ-ı şerifle mühr-i hümâyûnun gönderilmesini İstanbul’a bildirdi. Hükümet onun haddini aşan bu tutumundan ve devleti düşmana karşı fayda yerine zarara sokacağını anladığından kendisini serdârlıktan azlederek yerine Hazinedâr Hasan Paşa’yı Macaristan serdârı atadı ve buna binaen kılıç ve hilat gönderdi. Osman Paşa’ya ise Bosna Valiliği verilerek oraya gitmesi emredildi. Emre riayetsizlik edecek olursa cezalandırılacağı bildirildiği gibi, o sırada Belgrad’ı muhafazada bulunan yeni Macaristan serdârı Hazinedâr Hasan Paşa’ya da gerekirse Sofya’ya Yeğen Osman Paşa üzerine gitmesi emredildi. Öte yandan hükümet Anadolu’da Yeğen Osman Paşa taraftarı olan leventleri de bertaraf etmek istediğinden nefîr-i âmm fermânları ile yani halk kuvvetleriyle meseleyi halletme yoluna gitti. Tedbirlerden anlaşıldığı kadarıyla hükümet Yeğen Osman Paşa gailesini kökünden halletmek istiyordu. Fakat eşkıya izâlesinde kararlı görünen Sadrâzam İsmail Paşa’nın Mayıs 1688’de azledilmesi ile nefîr-i âmm kuvvetleri dağıldığından eşkıya ile mücadele kesintiye uğradı. Şahsına ve Anadolu’daki eşkıyalara binaen toplanan nefîr-i âmm kuvvetlerinin dağıldığını duyan Yeğen Osman Paşa, kendisine gelen fermân gereğince emre itaat ederek Bosna’ya gitmesi gerekirken bundan vazgeçti, yine pervâsızca davranmaya başladı. Hizmetinde bulunan 12.000 eşkıya ile Avusturya’nın Belgrad’ı hedeflediği nazik bir zamanda bura muhafızı olan ve kendisine yeni Macaristan serdârlığı tevcih edilen Hasan Paşa’nın üzerine yöneldi, kendisini Macaristan seraskeri ilân etti, Hasan Paşa’ya gönderilen kılıca el koyup, serdârlık kürkünü giydi.

1688 BELGRAD

Avusturya’nın Belgrad’a yöneldiği hükümetçe haber alındığından şimdilik Yeğen Osman Paşa’nın kendi kendine gerçekleştirdiği bu emr-i vaki atamasına ses çıkarılmamıştı. Öte yandan Belgrad ayanı ve ocaklılar da Yeğen Osman Paşa’nın Hasan Paşa’nın yerine geçmesine ses çıkarmamışlar, hatta Hasan Paşa onlara tek tek Kuran-ı Kerim üzerine yemin ettirmesine rağmen kendi rızalarıyla Osman Paşa’nın safına geçmişlerdi.Belgrad ayanının ve ocaklıların Yeğen Osman Paşa’yı Hasan Paşa’ya tercih etmelerinin mantığını kanaatimizce ilerleyen düşman kuvvetlerinde aramak gerekir. Nitekim adım adım ilerleyen Avusturya askerlerinin Belgrad’a yaklaştıkları ve şehri kuşatacakları biliniyordu. Şehre, işgal edileceği korkusunun, Osmanlı askerine ise başarı ile ilerleyen düşman ordusunun gücü karşısında hezimete uğrama endişesinin hakim olduğu söylenebilir. Böyle bir atmosferde Belgrad ayanının ve ocaklıların saf değiştirmelerinde, başlarında serasker olarak hükümete bile kafa tutmuş cevval bir kişiyi görmek istemelerinin ve bunu bir kurtuluş yolu olarak algılamalarının etkili olduğu düşünülebilir. Eğer bu anlayış gerçekten etkili olduysa bir süre sonra Yeğen Osman Paşa’nın şehri düşmanın eline bırakarak kaçması ile Belgrad ayanının hesapları iflas ettiği gibi, Viyana’ya elçi olarak giden Zülfikar Paşa’nın kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı askerinin tahminleri de yanlıştı; çünkü içerden bakıldığı vakit Avusturya askeri sanıldığından oldukça güçsüzdü. Temmuz 1688 tarihinde Macaristan serdârı Yeğen Osman Paşa’dan hükümete gönderilen bir haberde düşmanın yani Avusturya askerlerinin Sava nehrini geçerek ilerlediği ve Belgrad’ın muhasara olunduğu bildiriliyordu. Bu, düşmana Balkanlar yolunun açılması demekti, durum oldukça kritikti. Bu kritik anlar yaşanırken bir Osmanlı elçisi Zülfikâr Paşa, Viyana’ya doğru yola çıkmıştı ve Yeğen Osman Paşa’nın hükümete bu kötü haberi götüren ağası ile karşılaşmıştı, yaşanan gelişmelere yakinen şahit olmaktaydı. b) Elçi Zülfikâr Paşa’nın Yeğen Osman Paşa ile Görüşmesi Osmanlı Devleti’nin kutsal ittifak devletleri ile yaptığı savaşlar devletin içinde bulunduğu ekonomik, askeri ve sosyal koşullar dolayısıyla iyi neticelenmiyor ve Avusturya’ya karşı ciddi kayıplar veriliyordu. Nitekim bahsettiğimiz üzere Uyvar Kalesi düşmüş (1685), yaklaşık bir buçuk asırdır Osmanlı idaresinde olan Budin elden çıkmış (2 Eylül 1686), Budin’in düşüşünün ardından ilerleyen Avusturya orduları Macaristan içlerine kadar sokulmuş, Segedin teslim olmuş, Şimontorna, Peçuy, Kapoşvar, Şikloş gibi kaleler elden çıkmıştı. Diğer yandan işgal edilen Erdel kaleleri de Avusturya askerleriyle doldurularak Belgrad’a doğru ilerlenmişti. Bu şartlar altında Avusturya ile bir antlaşma yapmak, Osmanlı Devleti’nin işine geliyordu. Esasen bu sırada Avusturya da Fransa ile savaş halinde bulunuyordu ve Osmanlı cephesinin anlaşma yoluyla kapatılması kendisini de rahatlatabilirdi. Osmanlı Devleti’nin bunun için iyi bir gerekçesi de vardı. Sultan değişikliği, II. Süleymân’ın cülûsu tebliğ edilecek ve bu bahane ile Avusturya ve müttefikleri ile sulh yapabilme imkânının olup olmadığı araştırılacaktı.

 

Bu amaçlar ile bir elçinin Viyana’ya gönderilmesine karar verilmişti. Bu elçi Zülfikâr Efendi’ydi. Zülfikâr Efendi “Paşa unvanı” ve “Rumeli Beylerbeyi” pâyesiyle 12 Ramazân 1099 (11 Temmuz 1688)’da elçilik görevine tayin edilmişti. Bu tarih Yeğen Osman Paşa’nın kendisini zorla ikinci defa Macaristan serdârı kabul ettirdiği tarihle hemen hemen aynıdır. Zülfikâr Paşa elçilik fermânını aldıktan sonra yola çıkmış ve 25 gün sonra Niş’e varmıştı. Zülfikâr Paşa ve maiyeti burada iki gün konakladıktan sonra ayrılarak Aleksince ve oradan Razine menziline gitmişlerdi. Bu menzile yaklaştıklarında Serdâr Yeğen Osman Paşa’nın ağası ile karşılaşmışlardır. Zülfikâr Paşa bu anı şöyle kaydeder: “…‛Aleksince, andan Razine menziline varılacak mahalde Engürüs Serdârı Yeğen Paşa’nın bir ağası menzil ile karşu çıkup ‛asker-i islâmın sıhhatinden haber aluruz deyü şâd ü hürrem olduk. Ağadan, ahvâl-i ‛asker suâl olundukta meğer Nemçe tâburu Sava Nehrin geçüp Belgrad’ın muhâsara olduğun haberin devlet tarafına götürürmüş ve Yegen Paşa ‛askeriyle firâr ve Tuna yalılarında olan Hisarcık ve Semendire’yi ve Belgrad’dan Niş’e varınca yol üzerinde olan palanka ve kara ve nâhiyeleri tahliye idüp harbi elinden kılıcı ile almış gibi bütün ahalisini önüne katup Niş’e doğru geliyor deyü haber virdiğinde hayattan ayrılmış cesed gibi kuruyu kaldık. Çünkü irâdetu-llâh böyle ta‛alluk itti çare nedir?...” Anlaşılacağı üzere Zülfikâr Paşa, Avusturya ile savaş halindeki Osmanlı ordusundan iyi bir haber alırız diye askerin durumunu sorduğunda aldığı cevap karşısında çok müteessir olmuştur. Zira Avusturya askeri Sava nehrini geçmiş, Belgrad’ı kuşatmıştır. Ağa da bu kötü haberi İstanbul’a götürmektedir, Yeğen Osman Paşa ise askeriyle firar etmiştir. Osmanlı elçilik heyetinin teessürünün derinliğini Zülfikâr Paşa’nın özellikle yukarıda ki paragrafta yer alan şu cümlesinden “…Hayattan ayrılmış cesed gibi kuruyu kaldık…” çıkarmak mümkündür.Osmanlı elçilik heyetinin bu kadar kederlenmesinde bu yenilgilerin kendi görevlerini zora sokacağının, ellerini zayıflatacağının bilinmesinin de etkisi olmalıdır. Çünkü Zülfikâr Paşa daha önceki Osmanlı elçilerinden farklı olarak iki devlet arasında kılıçların konuştuğu sıkıntılı bir dönemde görevini yapmaya gidiyordu. Bu yenilgilerin anlaşma masasında kendi elini zayıflatacağı muhakkaktı. Cephelerde yenilmiş bir devleti kâğıt üzerinde ayağa kaldırmak zor olduğu gibi kendileri ayrıca Avusturya’nın müttefikleri Lehistan ve Venedik ile de bu anlamda mücadele vermek zorundaydılar. Bu bağlamda Yeğen Osman Paşa’nın kaçışı, dolaylı da olsa düşmanın evine sulh bulmak ümidiyle giden bir heyetin hareket alanını büyük ölçüde daraltmış, psikolojik olarak yaralamıştır denilebilir. Zülfikâr Paşa, Viyana’da kutsal ittifak devletleri dediğimiz Avusturya, Venedik ve Lehistan ile barış müzakereleri yaptığında Anadolu’daki leventlerin ve Yeğen Osman Paşa’nın şekâveti, Avusturya vekillerince Osmanlı Devleti’nin aczinin, güçsüzlüğünün bir delili olarak gösterilmiş, bu yolla yeni kaleler, yerler talep edilmiştir. Belgrad’dan kaçan Yeğen Osman Paşa Yagodine’ye gitmiştir. Zülfikâr Paşa da maiyetiyle Razine’den Yagodine’ye gelmiştir. Burada Yeğen Osman Paşa ile görüşmüştür. Bu görüşmede Yeğen Osman Paşa’ya nasihat kar etmeyeceğini anlayan Zülfikâr Paşa bunu: “…Razine’den kalkup Yagodine menzilinde Yeğen Paşa’yı bölükbaşılıkda yalnız mâlik olduğu sekbân dâiresiyle bulduk. Kendüye buluşduk. ‛Asker-i islâmın bu yüzden ve kendüsü Yagodine’den ilerü gitmeyüp yine etrâf ü eknâfa âdemler gönderüp ve ol taraflarda olan Memâlik-i İslâmiyeye takvît virmek içün perişân olan ‛askeri birikdirmede ve zahire tedârikinde her çend ki kendüye sevk ve ilkâ olundı. Cemâdât makûlesine pend-âmiz cevâb kâr itmedüğü gibi bunun dahi ‛isyân u tuğyân ile âlûde olmuş ve kararmış gönlüne söz te’sîr itmeyeceğin…” şeklinde ifâde etmektedir. Görüldüğü gibi, Zülfikâr Paşa birkaç defa Yeğen Osman Paşa’ya Yagodine’den geriye çekilmemesi, etraftan asker ve zahire tedarikine girişmesi yönünde nasihatlerde bulunmuşsa da pek dikkate alınmamıştır. Zülfikâr Paşa onun bu halini cansız varlıklara sözün kar etmeyişine benzeterek, isyan ve asilik ile kararmış gönlüne sözün tesir etmediğini anladıklarını ve bundan dolayı kederle adeta sefil bir şekilde kafalarında hep bu düşünce ile dolaşıp durduklarını kaydetmiştir. Yeğen Osman Paşa, Viyana’ya gidecek bu heyeti Niş’e götürmüş ve buradan Avusturya askerlerinin serdârı olan Maximilian Emanuel’e 24 Şevvâl 1099 (22 Ağustos 1688) tarihli bir mektup yazmıştır. Sûreti Zülfikâr Paşa tarafından kaydedilen mektupta Osmanlı elçilik heyetinin güven içinde yol almalarını sağlayacak emin kağıdının yani pasaportların, bir tercümanın ve onları karşılayacak görevli askerlerin gönderilmesi isteniyordu. Bu arada Niş’te bulunulduğu zaman Yeğen Osman Paşa aynı tarihte Sadrâzam’a da bir mektup yazıp göndermiştir Bu mektupta da elçi Zülfikâr Paşa’nın yanlarında olduğu ve Viyana’ya salimen varmaları için Avusturya askerinin serdârı olan Maximilian Emanuel’e bir mektup gönderilerek pasaport kağıtları ile tercüman ve görevli adamlar istendiği, cevap geldiğinde bir miktar asker eşliğinde ve zahireleri de karşılanarak gönderilecekleri belirtiliyordu. Yeğen Osman Paşa bu mektup aracılığıyla Niş’e çekiliş sebebini yazmak fırsatı da bulmuştur. O’nun ifadesiyle “…Lakin ba‘zı zuhûr iden ‘usret sebebiyle…” buraya gelinmişi. Fakat hangi usret sebebiyle olduğuna bir açıklık getirilmemişti. Oysa Yeğen Osman Paşa, Belgrad’tan Avusturya askerinin ilerleyişi dolayısıyla kaçmıştı. Zülfikâr Paşa’da yukarıdaki mektuplarla aynı tarihte yani 24 Şevvâl 1099 (22 Ağustos 1688)’da bilgileri olması açısından Sadrâzama bir mektup göndermiştir. Bu mektubunda Yeğen Osman Paşa’nın emri ile Niş’e tekrar geri döndürüldükleri, en kısa sürede Name-i Hümâyûn gereğince yollarına devam edecekleri, bu konuda Osman Paşa tarafından Avusturya askerleri serdârına bir mektup gönderildiği ve cevabının beklendiği bildiriliyordu. Mektupta Zülfikâr Paşa askerin Niş’e çekilişini “…Ba‘zı ‘illet sebebiyle ‘asker-i İslâm Niş sahrâsına gitmek üzere olmağla…” cümlesiyle vermektedir. Ama hangi illet olduğu açıklanmamıştır. Zülfikâr Paşa büyük bir ihtimal ile bu illetin Yeğen Osman Paşa ve etrafındakiler olduğunu düşünmüş ancak Osman Paşa’nın yanında bulunduğu için onun kaçışından ve asiliğinden bahsedememiştir. Çünkü o, “cemâdât makûlesine pend-âmiz cevâb kâr itmedüğü gibi bunun dahi ‛isyân u tuğyân ile âlûde olmuş ve kararmış gönlüne söz te’sîr itmeyeceğin”i gözlemlediği bu asinin emri altında olarak Niş’e gelmiş bulunuyordu. Osmanlı elçilik heyeti Niş’te sekiz gün kadar konakladıktan sonra, Yeğen Osman Paşa’nın Avusturya serdârına gönderdiği ve talep ettiği pasaport kağıtları, tercüman ve kendilerine refakat etmekle görevli askerler gelince buradan Belgrad’a gitmek üzere ayrılmışlardır. Belgrad bu esnada -Yeğen Osman Paşa’nın kaçışının ardından kuşatılmıştı- Avusturyalılara teslim olmuştur ve top şenlikleri yapılmaktadır. Elçilik heyeti buraya yakın bir yere getirilmiştir. Maksat top şenliklerini görmelerini sağlamaktır. Zülfikâr Paşa yaşadıkları bu anı şöyle ifade eder: “…Top sadâsı dahi işidilmeğe başladı.

 

Meğer Belgrad Kal‛ası alunduğunun şenliği itmeleriyle ‛an-kasd bizi ordularına karşu getirtip ‛arabalar tahmîl olunmak bahânesiyle eyledikleri şenliklerin göstermek murâd itmişler ve istikbâle gelen beg dahi selâmdan sonra ‘İşte ‛arabalar gönderildi, eşyânız vaz‛ olunsun ve bugün Belgrad alunduğundan şenliği olmağla gelün, siz dahi seyr edin.’ deyü cevâb eyledi. Bu cevâbı gücümüze gelmeğle, bu neye benzer? Bir âdemin evlâdı merhûm olur gayrinin haceti olmayup oynarlar, gülerler iken ‘Gel sen de bizim ile oyna, gül.’ dirler…” Yeğen Osman Paşa’nın terk ettiği Belgrad’ın kaybı Osmanlı heyetini derinden etkilemiştir. Bunun sebebini sadece Belgrad’ın Osmanlı Devleti için stratejik ve tarihi bir öneme sahip olmasında aramamak gerekir. Nitekim yukarıda belirttiğimiz gibi Zülfikâr Paşa başkanlığındaki elçilik heyeti diğer heyetlerden farklı olarak savaş halinde bulundukları bir devlete kritik bir ortamda barış aramak için gidiyorlardı. Kaldı ki devletlerinin menfaatlerini sadece Avusturya’ya değil, müttefikleri Lehistan ve Venedik’e karşı da korumak zorunda idiler. Bu şartlar altında Belgrad gibi bir üssün kaybı iyi bir başlangıç olmadığı gibi moral olarak kendilerini olumsuz etkilemiştir. Osmanlı elçilik heyeti Avusturya’da dört yıla yakın bir süre cebren alıkonulmuş, bu zaman zarfında Osmanlı Devleti’ndeki gelişmelerden ulaklar ile haberdar olmalarına izin verilmemiştir. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere heyetten Mustafa Ağa’nın İstanbul’a gidip gelmesine izin verilmiş, Mustafa Ağa da Avusturya’ya döndüğünde Sadrâzam’dan Zülfikâr Paşa’ya 12 Muharrem 1101 (26 Ekim 1689) tarihli mektuplar getirmiştir. Bu mektuplardan birinde Sadrâzam, Yeğen Osman Paşa’nın katlini Osmanlı Devleti’ndeki hayırlı gelişmelerden biri olarak adeta müjdelemekte ve bunu şöyle ifâde etmektedir: “El-hamdü li’l-lâh bu sene-i mübârekede Hakk te‛âlânın ‘avn ve ‘inâyeti ile Devlet-i ‘Aliyye’nin niçe müşkül-i gâîleleri suhûlet ile mündefi‘ve mürtefi‛ oldı. Cümleden biri Yeğen ‛Osmân Paşa didikleri hâin, Devlet-i ‘Aliyye’ye ittüğü hiyânetin cezâsın i‘vân ve ittibâ‘ıyla bulup bu kış içlerinde gazab-ı inşiyâr-ı hüsrevâniyye mazhar ve vücûd-ı hiyânet-âlûdlarından diyâr-ı Rumeli mutahhar oldı”. Sadrâzam’ın mektubunda, Devletin halledilen müşkülâtlarının içinde Yeğen Osman Paşa meselesine öncelik vermesi, Yeğen Osman Paşa’nın devlet için nasıl büyük bir sorun haline geldiğini göstermektedir. Yine Sadrâzamın: “…Bundan mâ‘ada Anadolu’da şekâvet ve fesâd ile izhâr-ı tuğyân idüp Türidi nâmında olan Sivâs Beğlerbegisi Gedik Mehmed Paşa’nın ve sârıca ve sekbân eşkiyâsından başına cem‘ ittüğü ehl-i fesâdın bi-fazli’llâhi te‛âlâ bu yaz cezâları virilüp Memâlik-i Anadolu’da Sarıca ve Sekbân nâmı bi’l-külliye ref‘ ve elhamdü li’l-lâhi te‛âlâ devlet-i Padişâhîde gerek Rumeli ve gerek Anadolu’da ol makûle havene-i dîn [ü] devlet olan eşkiyânın ‘urûkı münkatı‘ oldı…” şeklinde ki ifadelerinden Anadolu ve Rumeli’deki eşkıyanın def edilip sarıca ve sekbanların kaldırıldığı da anlaşılıyordu. Şu halde devlet, 1688 senesi içinde bir yandan kutsal ittifak devletleri ile savaşırken bir yandan da içerde eşkıyaya karşı ciddi tedbirler uyguluyordu. Anadolu’da söz konusu sene içinde başarı kazandığı da görülüyordu. Nitekim Yeğen Osman Paşa’nın Konya’ya hâkim küçük dayısı Kara Hasan Bey ile yeğeni Ahmed Bey’de ortadan kaldırılanlardandı.Asıl eşkıya başı Yeğen Osman Paşa’ya gelince, Belgrad’dan kaçarak Nişe’e gelmiş oradan da Sofya kışlağına çekilmişti. Sofya’da da kendini güvende hissetmediğinden şehre yakın bağlık bir yerde “Yeğen-âbâd” denilen evlerde eşkıyalarıyla birlikte yaşıyordu. Halkı haraca bağlamış, merkezden gelen hatt-ı hümâyûnları da dikkate almıyordu, isyan halindeydi. Bu arada Kırım Hânı Selim Giray Hân sefer konusunda müşâverede bulunmak için Edirne’ye çağrılmıştı. Selim Giray’ın bu toplantıda Osman Paşa’nın hakkından gelinmesinin lüzumu ve ondan bir fayda görülemeyeceği yönündeki beyanları neticesinde katli için fetva verildi, bütün Rumeli’ne nefir-i âmm emirleri yazıldı. Alınan karar gereğince Yeğen Osman Paşa yerine Macaristan serdârlığına Vezir Arap Receb Paşa tayin edildi ve kendisine nefir-i âmm askerleri ile Sofya’ya yürümesi emredildi. Nefir- âmm uygulaması Yeğen Osman Paşa’nın etrafındakilerin dağılmasına sebep olmuştu. Yeğen Osman Paşa üzerine gelindiğini haber alınca kendisine taraftar olan Prizrinli Mahmud Paşa’ya sığındı. 3 Mart 1689’da Priştine’ye varan Serdâr Receb Paşa, Mahmud Paşa’dan asilerin teslimini istemiş, o da Yeğen Osman Paşa ile beraber diğer yanında bulunan asilerin başlarını vurdurmuştur.

 

 

KAYNAK

Osmanlı’dan Günümüze EŞKIYALIK VE TERÖR

Prof. Dr. Songül ÇOLAK Gaziosmanpaşa Üniversitesi