21.09.2017, Perşembe

Tebriz'e Giriş

Osmanlı Sultanı Cihangir Padişah Yavuz Sultan Selim (6 Eylül 1514) günü zorlu bir yolculuktan sonra Tebriz’e girdi. Çaldıran sahrasına gelene kadar çekilen sıkıntılara rağmen büyük bir kararlılık sergileyerek askeri açıdan çok önemli bir başarı elde edilmese de dini ve siyasi olarak psikolojik bir üstünlük elde edilmişti. Taraflar arasında etkileri ve sonuçları uzun süre devam edecek mühim bir kazanç elde edilmişti. Osmanlı Türk Devleti ideolojik olarak da üstünlüklerini bütün İslâm dünyasına göstermiş oluyordu. Daha sonra bu güçlerini üstünlüklerini Memluk Sultanlığı’na karşı da kullanacaklardır. Osmanlı Türkleri’nin batıdaki Hıristiyanlara karşı gaza yapma şöhretiyle sivrilen Osmanlılar, şimdi, Padişah I. Selim’in bu ilk büyük hareketiyle doğuda İslâm dünyasında dengeleyici bir güç odağı hâline gelmenin adımlarını atmıştı. Anadolu’daki kaos uzun yıllardır süren dini-mezhebi belirsizlikler Çaldıran zaferi sayesinde artık sakin bir ortamın hakim olacağı, Şah İsmail’in açtığı belirsizlik ve fitne de böylece ortadan kalkacaktı. Fakat hemen meyvelerini verecek bir gelişme de olmayacaktır. Yavuz Sultan Selim Çaldıran’dan kaçırmış olduğu rakibi Şah İsmail’i tekrar köşeye sıkıştırmak ve ileri harekete kalkıştırmak için Tebriz’e girdi. Herhangi bir yağma olmaması için tedbirler aldırttı. Bu sayede Tebriz’de yağma ve talan olmadı. Cihan Padişahı ilk iş olarak Akkoyunlu Uzun Hasan Camisi’ni temizleterek kendi adına hutbe okuttu. Sünni geleneklere göre tekrar ibadet yapılmasını sağladı. Şah İsmail’in kurmuş olduğu bozuk batıni inançlı ibadet şekli terk edilerek değiştirilmiş olan ezanın, yine eski hâliyle okunması sağlandı. Şii’lerin hutbelerinde kötü sözler ve küfürler ettiği Ashabı Kiram’ın büyükleri olan İslâm Halifesi Hz. Ebubekir (R.A.), Hz. Ömer (R.A.), Hz. Osman (R.A.) ve sevgili Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’in sevgili eşleri Hz. Aişe (R.A.) validemize hutbeden dua edilerek isimleri şerefle yâd edilmiştir. Daha önce Safevi’lerin etmiş olduğu küfürlerden de böylece arındırılmış oldu. İşte SünniŞii farkı burada ortaya çıkmaktadır. Zındıklığın ve dinsizliğin her rezilliğini ortaya koyan bozuk itikatlı Şii Şah İsmail bu güzide şahsiyetlere küfür ettiriyordu. Bu aşağılık işler Safevi Devleti’nin üzerine yürünmesinin savaş ilan edilmesinin bir başka gerçek hakikatıdır. Tebriz’de bir yağma ve talan yaşanmaması için Yavuz Sultan Selim, Dukakinzade Ahmet Paşa ve Defterdar Piri Mehmed Paşa’yı önden göndererek önlem aldırdı. Bu sayede Tebriz şehri bir yağmaya maruz kalmadı. Safevi’lerin böyle bir durum karşısında yapacakları şeyi, Şah İsmail’in tutumunu kestirmek zor olmasa gerek. Tebriz’de yaşayan fakat kendilerini gizleyen Sünni halk, bu durumdan çok memnun kaldılar. Çünkü bu coğrafya zamanında Ehl-i sünnetin kalesiydi ve büyük İslâm alimleri ve bilginleri yetiştirmişti. Yavuz Sultan Selim Hest Behest (sekiz cennet) Sarayı’na girdi. Burası eşsiz güzelliğinden dolayı bu adla anılıyordu. Burada bulunan değerli ve kıymetli eşyalara el konularak deftere kayıt edildi. El konulan eşyalar komutan ve beylere ait daha alt düzeyde değerli mallardı. Geride kalanlar çok kıymetli ve değerli olmayan eşyaların olduğu anlaşılmaktadır. Kalan mallar Kapıcıbaşı Ahme Bey tarafından bir rapor hâline getirilerek Cihangir Padişaha sunulmuştur. Şah İsmail’den bir haber ve duyum yoktur. Şöhreti dünyayı tutan kahraman Şah şimdi bir zelil gibi saklanmakta ve daha önce kabadayılanan o efelikten eser kalmamıştı. Safevi’lerin Şah’ı İsmail, kendi gücünü ve imkânlarını Çaldıran’da Osmanlı Türkleri’ne karşı gördüğü için kendisinden sonra gelecek olanlara, yani haleflerine miras bırakacağı yeni bir siyaset izlemeyi tercih etti. Şah İsmail artık uslanmış durgun bir lider profili çiziyordu. Osmanlı Ordusu’nun bu büyük topluluğun kendi ülkesinde kalamayacağını düşünüyordu. Zaten öyle de oldu. Kendi oğlu da dâhil Tebriz merkezli İran topraklarında tutunmayı başaramayacaktır. Yavuz Sultan Selim Tebriz’de bulunduğu sırada Timur Han’ın torunu Hüseyin Baykara’nın oğlu Bediüzzaman Mirza’yı yanına getirerek ona büyük iltifatlarda bulunmuş, hâlini hatırını sorarak kendi niyetlerinin ne olduğunu anlatmışlardır. Padişah Yavuz Sultan Selim Ben Allah (C.C.) emirlerini yerine getirmek için zulüm görenlere yardım etmek için zırh giydim, kılıç kuşandım. Zülme karşılık vermek için yola çıktım. Allah (C.C.) rızasına nail olmak adına adaleti ve hakkı korumaya çalışmak her şeyden önemlidir. Bu anlayışa göre Şah İsmail’i Türk diye savunanlar zırha saranlara elbette şunu da sormak isteriz. Böyle bir zalim Türk Hakan’ı, Sultanı veya Şahını tarih hiç yazdı mı acaba? Her şey apaçık ortada. Adaletli ve adil olmak Müslüman Türklerin yaşama biçimidir. Osmanlı Türkleri eğer adaletli olmasalardı batıda uzun süre kalıcı olabilir miydiler? Yerel halkta kendilerini benimseyerek bu yönetimlerden memnun kalmıştır. Türkler kurdukları adalet olgusu ile Bulgar Pomakların daha batıda Orta Avrupa’ya yakın bir mesafedeki Arnavut, Boşnak gibi milletlerin Müslüman olmalarını sağlamışlardı. Kızılbaş zalim Şah İsmail Sünni halkı Müslümanları kılıçtan geçirirken, onlara karşı hiç acıma duygusu ve merhamet göstermemiştir. Osmanlı Türkleri’nin Avrupa’da ve kendi tebaası sayılan Ordodokslarla ve Hıristiyanlarla diğer dinlere mensup milletlere dinlerinde ve inançlarında bir baskı unsuru oluşturmamış, kendilerini serbest bırakmak istedikleri gibi dini vecibelerini yerine getirebileceklerinin teminatlarını vermişlerdir. İran kaynaklarının ve Şii, Alevi Türkmenlerinin büyük katliamcı diye suçladığı Yavuz Sultan Selim eğer Çaldıran Savaşı’nı kaybetmiş olsaydı; savaşı kazanan taraf Şah İsmail’in Devleti Safevi’lerin Sünni Müslüman halka Osmanlı Türkleri’ne neler yapabileceklerini düşünmek dahi istemiyoruz. Şah İsmail gerçekte bir tek Sünni Müslüman sağ bırakmaz kırabileceği kadar Müslümanı kırardı. Toplu katliamlara ve ölümlere sebep olur tarihe geçerdi. Bu farkı ve inceliği görmek bir erdemdir, Padişah Yavuz Sultan Selim’in ortaya koyduğu irade yüce ise; İslâm dininin adaleti ve ahlakıdır. Bu imkân Şah İsmail’in elinde olsaydı şehirleri yakar yıkardı yerle bir ederdi. Bütün İran mülkünü eline geçirmek için yola çıkan Yavuz Sultan Selim Tebriz’de bir hafta kaldı.Askerlerin huzursuzluğu ve zahire kıtlığı Şah İsmail’in bir zelil gibi kaçarak ele geçirilememesi ve Tebriz’de güvenliğin tam sağlanamaması dolayısıyla kışı burada geçirmek isteyen Padişahı da tedirgin etti. Yakalanamayan Şah İsmail’in neler yapabileceği de kestirilemiyordu. O çocukluğundan beri kaçarak iyi saklanmayı, çok iyi korunmayı bildiği için Şeyhlikten Şahlığa yükselmişti. Padişah Yavuz Sultan Selim geri dönüş hazırlıkları yaptırdı. İran; doğu ve batı, kuzey ve güney yönlerinde derinliği fazla olan bir memleketti.Tebriz’den ileriye doğru İran’ın içlerine ilerlemek, ordusunun bütünüyle savunmasız hâle gelmesi ve yiyecek tedariğinin zor olacağını bildikleri için böyle bir tedbire başvurdu, geri dönüşe karar verildi. Çaldıran zaferi; Şah İsmail’in efsanesi yıkıldığından, onu zelil duruma düşürmek ve bu maksada ulaşmış olmasından da kaynaklanmıştır. Çaldıran yenilgisi Şah İsmail’in şöhretini, kolunu kanadını kırmıştır. Artık dönüş hazırlıkları yapılmış, Amasya’ya geri dönüş başlatılmıştı. Hüseyin Baykara’nın oğlu Bediüzzaman Mirza ile birlikte Tebriz’de bulunan birçok sanatkâr ve bilim adamı da onlara dahil edilerek yola çıkıldı. Şimdilik doğudaki Safevi tehlikesi bertaraf edilmiş, fakat asıl hedefe ulaşılamamıştı. Cihangir Padişah Yavuz Sultan Selim bütün İran topraklarını alarak doğudan gelebilecek tehlikeleri de önlemiş olacaktı fakat; artık bu mesele bir başka bahara kalmıştı. Biz bunca meşakkate alkış uğruna katlanmadık. Halis niyetimiz Rıza-i İlâhidir. Din padişahının bu söylemi aslında her şeyi en güzel şekilde ifade ediyor, anlatıyor. Bütün uğraş ve gayenin Allah (C.C.) rızasına nail olabilmek içindir. Tebriz dönüşü sırasında yolda Osmanlı Türk askerlerinin köyleri basması bunu da erzak sıkıntısı çekiliyor diye meşrulaştırılmaya çalışılması din sultanını rahatsız etmiş, zaten sefer başından beri oluşan bir iç huzursuzluk ve asayişsizliğe karşı derhâl sorumluları buldurarak, bu olaya sebep olanları ihmali bulunanları en ağır şekilde cezalandırmış, idam ettirmiştir. Oysa Şah İsmail böyle bir adalet anlayışından yoksundur. Böyle bir olayda cezayı değil, ödülü tercih edebileceğini düşünmekteyiz. Şah İsmail bütün şöhretini ve iktidarını zalimlik üzerine kurmuş, Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim’in karşısına çıkana kadar bu anlayışını sürdürmüştür. Osmanlı Türk Ordusu’nda da üzücü bir olayın yaşanması celalli sert bir Padişah olan Yavuz Sultan Selim’i kızdırmış, bu olaydan dolayı sorumlu tuttuğu Veziriazam Hersekzade Ahmet Paşa ile Dukakinzade Ahmet Paşa’nın çadırlarını başlarına yıktırarak kendilerini azledip canlarını bağışlamış ve görevden almıştır. Çaldıran meydan muharebesi yenilgisi Şah İsmail’in sonunun bir başlangıcı olmuştur. 24 Kasım 1514 yılında Osmanlı Türk Ordusu Amasya’ya geldi. Halk büyük bir coşku ve sevinçle Türk Ordusu’nu karşıladı, askeri törenler yapıldı. Zafer kutlamaları gösteriler yapıldı. Şehir halkı minik bir şehzade olarak burada (Amasya) doğan Padişahı bağrına bastı. Anadolu’da şimdilik huzur ve güven uzun bir aradan sonra tesis edilmiş sakinliğe kavuşmuştu. Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim burada bazı yeni atamalar yaparak askerleri kalacakları kışlaklara gönderdi. Şehsuvaroğlu Ali Bey’i Sancağına atadı. Ona daha sonra Dulkadiroğlu Beyliği’ni verecektir. Osmanlı Ordusu’nun İran’dan tamamen çekildiğinden emin olan Şah İsmail Tebriz’e geri döndü. O artık eski şöhretini kaybetmiş, üzerindeki yenilmezlik büyüsü bozulmuş, eski gücü ve itibarı olmayan mağlup ve yenik bir hükümdardı. Eskisi gibi itibar görmesi artık mümkün değildi hele müritlerinin onun yenilmezliğine olan inançları bitmişti. Osmanlı Devleti gibi modern ve düzenli köklü bir ordu ile hiç karşılaşmamış olması onun daha önce yaptığı dört büyük savaşı kazanmasına yol açmıştı. Fakat şimdi durum çok farklıydı. Çünkü Osmanlı Türk Devleti karşısında hiçbir varlık gösteremeyerek kısa sürede yenilgi alması haklı şöhretini yok etmiş, halkının gözünden düşerek artık moralsiz ve düşünceli bir Şah durumundaydı. Daha önce halkının gözünde büyük ölümsüz kahraman olarak görünen Şah İsmail, Çaldıran’daki yenilgi sonrası büyük şöhretini kaybetmiş zelil bir hükümdar olarak anılmıştır. Bu da o büyük ihtişamını kaybetmesini sağlamıştır. İtibarını kaybeden Şah İsmail artık sıradanlaşarak kabuğuna çekilecektir. Safevi Ordusu’nda Çaldıran Savaşı’nın henüz izleri silinmeden bazı disiplinsizlikler ve itaatsizlikler baş göstererek Şah İsmail’in başının epey ağarmasına sebep olmuştur. Safevi Devleti’nin Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Şah İsmail Osmanlı Türkleri’nin korkusundan dolayı hiçbir büyük başarı kazanamamış, kendisini içkiye vererek sarayından hiç dışarıya çıkmamıştır.

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın.

Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.

(Bakara Sûresi, 190. Âyeti)