08.12.2012, Cumartesi

Sultan Yıldırım Bayezid

 

 

 

1360 yılında Bursa’da dünyaya geldi. Babası Murad-ı Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatun’dur. Küçük yaştan itibaren zamanın en mümtaz alimlerinden olan Bursa kadısı Koca Mahmud, kazasker Çandarlı Halil ve Kara­manlı Molla Rüstem’den ilim öğrendi. Babasının seçme komu­tanlarından askerlik eğitimi gördü, orduları sevk ve idare dersle­ri aldı. Küçük yaşlardan itibaren savaşlara da katılmaya başladı. Do­ğuştan kumandan vasıflıydı. Kahramanlığı ve cesareti ile ün yap­tı. Çok cesurdu. Fevkalade hızlı hareket ederdi. Ordularını da sü­ratle istediği yere sevk eder, düşmanlarının hiç beklemediği anda karşısına çıkardı. Yıldırım unvanını hakkıyla kullanırdı. Mizaç iti­bariyle asabi idi.

Ani vakalar karşısında itidalini ve soğukkanlılığını muhafaza eder, kararını verir ve pek süratle uygulardı. Bir hamlede Anadolu beylerini ortadan kaldırarak Ege sahil­lerine ve Samsun havalisini zapt ederek Karadeniz sahillerine in­miştir. Anadolu Türk birliği projesini bir ideal edinmiştir.

Niğbolu muharebesinde; askerlerini sevk ve idare, düşmanı imha konusundaki mahareti, kendisinin üstün bir kumandan ol­duğunu göstermektedir. Büyük Cihangir Timur Han’ı hiç tahmin bile etmezken Anka­ra önünde baskın halinde yakalaması askeri kudretinin diğer bir ispatıdır. Ancak bu halden istifade etmeyerek düşmana fırsat ver­mesi, kendisine ve ordusuna aşırı güveni aleyhine olmuştur. Ka­ra tatarlarla Anadolu beyleri kuvvetlerinin ihaneti ise, bu savaşta Yıldırım’a en büyük darbeyi vurmuştur.

Tarihler, Bayezid’in gerek fetihlerinde gerekse tebaasına kar­şı fevkalade âdil davrandığı hususunda müttefiktir. Konya muha­sarasında, Sivas’ın ilhakında, Rumeli fütuhatında ortaya koyduğu âdil davranışlar örnek olacak derecede yüksektir.

1386 Kasim'inda Konya yakinlarinda cereyan eden meydan muharebesinde Osmanlı ordusu, Karamanlıları kolayca yenilgiye uğrattı. Muharebede Bâyezid büyük bir kabiliyet göstererek zaferin kısa zamanda kazanılmasını sağladı. Bu muharebedeki muvaffakiyetinden dolayı kendisine "Yıldırım" lakabı verildi.

Her gün belirli bir zamanda herkesin kendisini görebileceği bir yerde durur, dört bir yandan gelen tebaasının şikayet ve arzu­larını dinler, haksızlığa uğrayanların haklarını derhal iade ederdi. Kadıların hükümlerine kesinlikle karışmaz ve kimseyi karıştırmazdı.

Bir rivayete göre, Rumeli’de kadıların rüşvet aldıkları şayiası ortaya çıkmıştı. Derhal tahkikat açtıran Bayezid, suçu sabit olan­ları Yenişehir’de bir eve kapattırdıktan sonra yakılmalarını em­retmişti. Padişah’ı büyük bir hiddetle verdiği bu kararından, başta Vezir-i azam Ali Paşa olmak üzere ulema ve alimler güçlükle vazge­çirdiler. Ali Paşa bunların aldıkları ücretin az olduğunu bu sebeple böyle bir yola tevessül etmiş olabileceklerini belirtmesi üzerine padişah kadılara maaş bağlattı. Bu olaydan sonra devlet işlerin­de en küçük bir suistimal dahi görülmedi.

Yıldırım Bayezid Han, alimlerin sohbetlerinde bulunur, devlet meselelerini onlarla istişare ederdi. Allahü teâlânın emir ve ya­saklarını bildiren sözleri canla başla kabul ederdi.

Birgün padişahın mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Mahkemede herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemseddin Fenari dik dik pa­dişahı süzdükten sonra şu hükmü verdi:

Senin şahitliğin geçersizdir. Zira sen namazını cemaatle kıl­mıyorsun. Elinde imkan olduğu halde namazlarını cemaatle kıl­mayan biri yalancı şahitlik edebilir demektir.

Bu itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid’in hiddetlenme­sini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu hadiseden sonra sarayının yanı başına bir cami yaptırdı ve na­mazlarını cemaatle kılmaya başladı.

Yıldırım Bayezid Haçlılarla yaptığı muharebeler neticesinde el­de ettiği ganimetleri, halkın refahı için harcardı. Bir çok cami ve imaret yaptırdı. Bunlardan en mühimi Bursa’da yaptırdığı Ulu Cami‘dir. Uludağ’ın eteklerinde nefis bir manzara içerisinde ise Yıl­dırım Camiini yaptırdı. Bunun karşısına da medrese, imaret, mi­safirhane ve hamam ile hastaların tedavisi için bir darüşşifa inşa ettirmiştir. Mısır’dan getirttiği tabip Şemseddin’in idaresine verdi­ği Şifahanede bir baş, üç yardımcı tabip, iki eczacı, iki şerbetçi ile aşçı, ekmekçi, hastabakıcı ve hademeler görev yapıyordu.

Yıldırım Han ayrıca Amasya, Sivas, Kastamonu, Tokat ve Konya darüşşifalarını da geliştirdi.

Üç değirmen çevirecek kadar kuvvetli olup lezzeti ve içimi ile tanınan Akçaoğlan adındaki suyu Uludağ’dan kapalı künklerle şehre indirtti. Yaptırdığı imaret yanında kemer ve taklar üzerin­den geçirtip cami, medrese ve hamama dağıtmış kalanını mahal­leler için ayırmıştı. Her mahallede yaptırdığı nice güzel görünüş­lü çeşmelerden bu suyu akıttırdı. Yıldırım Bayezid’in bunlardan başka Kazeruni dervişleri için Bursa’da bir zaviyesi, Edirne’de ca­mi ve imareti, Karaferye, Kütahya, ve Balıkesir’de camileri var­dır. Bütün bu tesisleri için çok geniş vakıflar tayin etmiştir.

KARAMAN SEFERİ

Burada 1. Yıldırım Bayezid (M.S. 1389/1402) ok ve yayla bir geyiği (Cervus Dama) avlarken betimlenmiştir. Aynı minyatür tepelere doğru kaçan Pantera Pardus Tulliana'nın varlığını kanıtlayan iyi bir örnektir. Diğer yaban hayvanları ise tilki ve tavşandır.


Sultan Bâyezid, Batı Anadolu'daki beylikleri ortadan kaldırıp kendine bağladıktan sonra Karamanoğulları üzerine yürür. Çünkü Karaman Beyi Alaeddin Ali Bey, Sultan Murad'in vefatını müteakip Hamideli taraflarındaki Osmanlı topraklarından bir kısmı ile Beysehri'ni alarak o tarafları vurmuştu. Sultan Bâyezid, önce Hamideli'ne geçti, oradan da Teke yani Antalya taraflarına indi. Antalya'yı alıp Firuz Bey'e tevcih etti. 1391 senesinde meydana gelen bu hadiseler esnasında daha önce Osmanlı müttefiki olan Candaroglu II. Süleyman, Osmanlı'yı kendisi için tehlike saymış olacak ki Osmanlılarla olan ittifakını bozup Sivas'ta hüküm süren Kadi Burhaneddin ile görüşmelere başlamıştı. Bâyezid, Karamanogulları topraklarına girince Karaman oğlu Alaeddin Ali Bey, Osmanlılara karşı koyabilmek için Kadi Burhaneddin ile Candaroglu Süleyman'dan yardım istedi. Fakat Bâyezid, bu birlik ve yardımların birleşmesine fırsat vermeden Karamanoğulları'na ait bazı yerleri alıp Konya'yı muhasara altına aldı. Bu arada Bâyezid ile başa çıkamayacağını anlayan Karaman oğlu Alaeddin Ali Bey, Taseline çekilmişti. Kuşatma, hasad zamanına tesadüf etmişti. Yıldırım Bayezid de babasının yaptığı gibi halkın mahsulüne asla el dokundurulmamasını emr etti. Şehir halkından, kale dışında mahsulü olanlara teminat verilerek onların rahatlıkla dışarı çıkabileceklerini söyledi. Bu teminat üzerine sehir halkı kaleden dışarı çıkabiliyor, hasad edebiliyor ve istedikleri bedel ile Osmanlı ordusuna satış yapabiliyorlardı. Gerçekten Bayezid, babası gibi bölge halkına çok iyi davranmış ve satış yapmak isteyen halkın herhangi bir korkuya kapılmadan zahiresini getirip satabileceğini bildirmişti. Halk sattığı eşyanın karşılığını tamamen aldıktan sonra çavuşlar refakatında yerlerine gönderiliyordu. Hammer, Akşehir, Aksaray ve Niğde gibi şehirlerin sırf bu şekildeki bir muamele üzerine teslim olduklarını ve kapılarını tekrar Osmanlılara açtıklarını yazar.Alaeddin Ali Bey, Kadi Burhaneddin ile Candaroğlu Süleyman'dan yardım gelmediğini görünce, kayınbiraderi olan Yıldırım Bayezid'den barış istemek zorunda kalır. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezid, barışı kabul ederek zaten Osmanlılara ait olan ve Karamanoğlunun eline geçmiş bulunan Beyşehir, Akşehir ve diger bazı yerleri almak suretiyle antlaşma yapar. Böylece iki devletin arasında Konya Ovası'ndaki Çarşamba Suyu sınır olarak kabul edilir. Yapilan antlaşmadan sonra buraların idaresi Sari Timurtas Pasa'ya bırakıldı. Böylece, daha sonra da devam edecek olan Karaman seferinin bu ikinci safhası bitmiş oldu. Bu seferde Bizans Imparatoru V. Ioannes'in oğlu Manuel de Yıldırım'ın ordusunda bulunuyordu.

 

İSTANBUL'UN MUHASARASI VE ŞEHİRDE TÜRK MAHALLESİNİN KURULMASI

Yıldırım Bâyezid, Anadolu'daki seferlerle meşgul olduğu ıirada Bizanslılar, bu durumdan istifade ile bazı tedbirler almaya başladılar. Bu meyanda Bizans Imparatoru loannis, ayağındaki ağrılara ve yatalak bir halde bulunmasına rağmen, İstanbul surları ile kulelerinin bazı yerlerini tamir ettirmeye başladı. Bu durumdan haberdar olan Yıldırım Bâyezid, bu harekete çok sert bir tepki göstererek tamir ettirilen yerlerin derhal yıktırılmasını ister. Imparator, Yıldırım'ın yanında bulunan ve tahtın yegane varisi olan Manuel'i düşünerek tamir edip yaptırdiğı yerleri tekrar yıktırır. Ancak Imparator, surların yıktirılmasından kısa bir müddet sonra ölünce, Osmanlılarla birlikte Anadolu seferlerine istirak eden ve Bursa'da bulunan Manuel, bir yolunu bularak Bursa'dan kaçıp İstanbul'a gelir ve babasının yerine tahta oturur.Âdet olduğu üzere, babasının matem günlerini geçirdikten sonra Bâyezid'in kendisine ve şehre karşı takındığı tavrı düşünmeye başlar. Bâyezid, yeni imparatordan (II. Manuel) vergi artırımı, İstanbul'da bir Müslüman mahallesinin kurulması ve bir cami insası ile bir kadi tayin etmesini ister. Bizans tarihçisi Dukas bu konuyu şu ifadelerle dile getirir:"Bâyezid, Imparator Manuel'e elçiler göndererek, İstanbul içerisinde Türklerin "kadi" tabir ettikleri bir hâkimin devamlı olarak bulunmasını arzu ettiğini bildirdi. Bu kadi, İstanbul'da ticaretle istigal eden veya o maksatla oraya gidecek olan Müslümanlar arasında meydana çıkacak olan muamelat ve ihtilafları muhakeme ve hallu fasl edecekti. Bâyezid, Müslümanların gâvur mahkemesinde muhakeme olunmalarının caiz olmadığını, müslümani, kendi hâkiminin muhakeme etmesi icab ettiğini, iftiralar ve haksizlıkları, daha bir çok şeylerle beraber bildirmiş  nihayet şunu da ilave etmişti: "Sana emr ettiklerimi yapmak ve taleplerimi yerine getirmek istemezsen, kapıları kapa ve şehrin içinde hükümdarlığını yap. Hariçte bulunan her yer ve her şey kâmilen benim olacaktır." Yıldırım'ın bu talebi redd edilince, İstanbul'u teslim almak için uzaktan muhasaraya başladı. 1391 senesinde başlayan bu tazyik sonucunda Bâyezid, İstanbul surlarına kadar olan bütün Bizans köylerini muhasaraya başladı. Bu kuşatma sonunda Manuel, İstanbul'da birkaç yüz ev ile cami ve mahkemesi olan bir Müslüman mahallesinin kurulmasını ve Haliç'in kuzey tarafında bir Türk garnizonunun bulunmasını kabul etti. Ayrıca her sene Osmanlılara vermekte olduğu vergiyi de artırdı.

 

İSTANBUL KUŞATMASI

Niğbolu zaferinden önce İstanbul'un Yıldırım tarafından kuşatma altına alındığını, fakat zaferle sonuçlanacak olan Niğbolu hadisesi sebebiyle muhasaranın kaldırıldığına daha önce temas edilmişti.

Yıldırım Bâyezid, Haçli ittifakının tesvikçisi durumundaki Imparator Manuel'e elçi göndererek İstanbul'un teslimini istemişti. Manuel bu isteğe cevap bile vermedi. Bunun üzerine şehrin dış dünya ile irtibatı kesilerek kuşatma daraltıldı. O dönemlerde kale surlarını yıkacak büyüklükte toplar bulunmadığından şehir halkının açlık sıkıntısi ile teslim olacağı düşünülüyordu. Gerçekten de halk, bu yüzden şehri teslim etmeye meyilli idi. Zira İstanbul halkı, Manuel ve Silivri Beyi Ioannis taraftan olmak üzere ikiye bölünmüştü. Henüz deniz kuvvetleri fazla güçlü olmayan Osmanlılar, denizden bir şey yapamadıkları gibi, gelecek olan yardıma da mani olamayacaklardı. Bununla beraber, Bizans'ın Karadeniz ile olan bağlantısını kesmek için Bogaziçi'nde müstahkem bir kale, yani Anadolu Hisan (Güzelce Hisar) inşa ettirilip İstanbul'un muhasarası şiddetlendirildi. Tam bu esnada baş gösteren Timur tehlikesi üzerine Yıldırım Bâyezid, muhasarayı kaldırmak zorunda kaldı. Bu arada Bizans, Yıldırım'ın şartlarını da kabul ediyordu. Buna göre:
 

1- Her sene Osmanlı hazinesine verilmekte olan haracın arttırılması.
2- İstanbul'da bir Türk mahallesi kurularak bir cami yapılması.
3- İstanbul'daki Müslümanlarla Rumlar arasındaki anlaşmazlıkları Islâm hukuku çerçevesinde karara bağlamak üzere bir kadi tayin edilmesi.
4- Silivri de dahil olmak üzere Silivri'ye kadar olan yerlerin Osmanlılara terki.
Bizans Imparatoru, bu antlaşmaya riayet ederek İstanbul'da Sirkeci'de Türkler için yedi yüz hâne ile bir mescid tedarik etmişti. Padişah da İstanbul'da ikamet etmek üzere Taraklı Yenicesi ile Göynük ve Karadeniz sahili taraflarından buraya göçmen nakl ettirerek iskan etmişti. Ayrıca kadi (hakim, yargiç) ve imam da tayin etmişti.

Yıldırım Bayezid Han hakkında ilk Osmanlı tarihçilerinden Ahmedî:

“Ata ve dedeleri gibi âdil ve kamil idi. İlim ehlini çok sever on­lara hürmet gösterir, ihsanlarda bulunurdu. Allah adamlarını (abid ve zahidler) hoş tutardı. Adaletiyle, Rum içinde mamur ol­madık yer bırakmadı.”

Şükrullah:

“Bayezid Hünkar, beylik tahtına oturunca atalarından ve de­delerinden daha iyi olarak adaleti ileri götürdü. Yoksullara acıdı, bayları yüce tuttu. Kötü ve şüpheli işlerden kaçınmayı ve Al­lah’tan korkmağı birinci iş bildi.”

Nişancı Mehmed Paşa:

“Sultan Bayezid âdil, bahadır, alimleri ve fakirleri seven, zen­ginlere şefkat gösteren bir hükümdardı.”

Aşık Paşazade:

“Yıldırım her cuma günü bulunduğu şehirde fukaraya sadaka­lar dağıtırdı”, demektedirler.

Hoca Sadeddin Efendi ise eserinde, Yıldırım Bayezid Han bahsini şu mısraları ile tamamlamaktadır:

Gerçi o sultana zarar değdi,

Ama, bunu soyu için denedi.

Geriye kaldı asil çocukları

Anılmaktadır hep hayırla adı

İyi bir ad bırakmak ona yeter

Unutulmamak her kederi örter

Düşmanına başını hiç eğmedi

Yüz yüze savaşmaktan çekinmedi

Yele verip devleti çerağını

Kınında gizlemedi kılıcını

Gayret ile korudu namusunu

Şerefiyle vermedi konuğunu

Timur’a zaferi verdiyse de Hak

Tahtına soyunu etti müstehak

Gözetmeseydi Osman soyunu

Ta o zaman yıkardı boyunu

Peygamber uğruna baş koyunca

Bunlara devleti verdi soyca

Olunca dilekleri hep iyilik

Sürüp gitmedi bu kargaşalık

Allah sevgisiyle Osmanlılar

Hanlığı Hak’tan böyle aldılar

Esaret ve Ölüm

Bazan Anadolu'da, bazan da Rumeli'de ismine yaraşır bir şekilde fırtına gibi esip şimsek gibi çakarak Osmanlı Devleti'nin lehinde olacak şekilde bütün Türk beyliklerini tasfiye eden, Bizans'ı muhasara ve tehdid eyleyen, Doğu Roma tahtının mukadderatini Müslüman Türk menfaatleri adına istediği gibi tasarruf eden, Niğbolu'da Haçlı ordularına kesin cevabı veren, bu sürekli zaferlerinden dolayı Abbasî halifesi tarafindan "Sultan-i Iklim-i Rûm" ünvanı tercih edilen Yıldırım Bâyezid, Timur'un eline düştükten sonra onunla birlikte Batı Anadolu seferlerinde hazır bulunuyordu. Timur, cengaver ve bir zamanlar fırtına gibi esmiş olan bu esirini gittiği her yere kendisiyle birlikte götürüyordu. On beş gün gibi kısa bir zamanda İzmir'i zapt eden Timur, dönüşünde henüz Osmanlılara bağlı bulunan Uluborlu ve Egridir kalelerini zapt ettirdi. Bâyezid, Egridir'in zaptı esnasında hastalanmıştı. Bunun üzerine Timur, onu Akşehir'e göndermişti. Tedavisi için de meshur tabiplerinden Izzeddin Mesud Sirazî ile Celaleddin Arabî'yi göndermişti. Yıldırım Han'ın tedavisine memur edilen doktorların bütün çabalarına rağmen, cevval, izzet-i nefis sahibi, magrur ve zaferden zafere koşmaya alışmış bir hükümdar olan Yıldırım, mağlubiyet ve esarete tahammül edemedi.

Zaman zaman Timur'la yapilan sohbetlerde Timur'un kendisini serbest bırakacağına ve tekrar Osmanlı Devleti'nin başına geçecegine dair söylediği sözlere de inanmayan Yıldırım Bâyezid'in, keder ve üzüntüden gelen bu hastalığına çare bulunamadı. Bunun için 14 Saban 805 (9 Mart 14.03) Perşembe günü ruhunu teslim edip intikal-i dâr-i beka eyledi. Öldügü zaman kırk iki yaşlarında olduğu bildirilen Yıldırım'ın zehir kullanmak suretiyle intihar ettiğine dair bilgiler varsa da bunlar gerçegi yansıtmamaktadırlar. Zira çağdaşı ve Yıldırım'ı yakından tanıyan tarihçi Ibn Arabsah ile Osmanlı tarihçilerinden Enverî, Sükrüllah, Karamanî Mehmed Paşa, Hoca Saadeddin ve Solakzâde gibi kaynaklar ile Timur'un tarihçisi Serafeddin Ali Yezdî ve Nizameddin Samî kesin olarak intihardan bahs etmezler. Bunlara göre o, nefes darlığı ve hunnaktan ölmüştür. Solakzâde (Tarih, I, 122) gerçekleri bilmeyen bazı kimselerin tarih yazmaya başladıklarını, cahil olduklari için hakiki sebepleri bilmediklerini söyleyerek bu zehir meselesine şöyle temas eder: "Bulduğunu yazan ve tarihi zapt etme yolundan azan bazı ozanlar, tarih yazmaya ölçümlenip pek çok farklı kaviller irad etmişlerdir. Bunlar ne saltanatın sanına layık gönüller beğenen tabirleri bilirler, ne de cülûs tarihleri ve halifelik müddetlerine vâkıftırlar. Padişahların ölümlerinin sebepleri beyanında da nice lâyik olmayan sözler yazıp ser'ce cevaz verilmeyen meseleleri o yüce padişahlara isnad edip zehir içti veyahut Timur'un hekimleri zehirlediler diye buhtan ve iftira etmişlerdir" der. Gerçekten onun hastalıklarına esaret zilleti ve keder de eklenince kısa bir süre içinde vefat etmiştir. Hükümdarlığı 14 sene kadar devam etmiştir. Ölümü müteakip cesedi tahnit edilerek Aksehir'de Mahmud Hayranî türbesine konulmuştur. Timur, onun vefatı üzerine yanında bulunan ailesine taziyetlerini bildirerek ihsanlarda bulunmuştu. Semerkand'a dönerken cesedi oğlu Musa Çelebi'ye teslim ederek hükümdarlara yaraşır bir merasimle defn edilmesini istemiş, Musa Çelebi'ye de babasının mülkünde hükümdarlık için kemer, murassa kılıç ve yüz at vermiştir. Yıldırım Bâyezid'in na'sinin Bursa'da kendisinin inşa ettirdiği Cami yanına defnini vasiyet ettiğini söylemeleri üzerine Timur, Yıldırım'ın tabutunu ve Musa Çelebi'yi Germiyanoglu Yakub Bey'e teslim ederek Bursa'ya gönderdi.

Tarihlerde, azim ve irade sahibi, cesur, cevval, mert, dobra dobra konuşan bir kimse olarak zikr edilen Yıldırım Bâyezid, aynı zamanda dindar bir kimseydi. Mizac itibariyle sert, hırçın ve inatçı olan Yıldırım Bâyezid, Sırp prensesi ile evlendikten sonra, Vezir-i Azam Ali Paşa'nın da teşvikiyle içkiye başlar. Bu sefahat ve isret hayatı zamanla saray muhitinden dışarı tasarak kütleye de sirayet etmekte gecikmez. Özellikle ikbal ve mevki hırsı iliklerine kadar işlemiş olan Vezir-i Azam Ali Paşa, kendine uydurduğu arkadaşları ile gerek devletin adalet ve insaf töresine, gerek politika ve cemiyet gidişatında hayli gedikler açtı. Bu sebepledir ki, memlekette meydana gelen ahlâkî çöküntü, zamanla kadilarin bile rüşvetle iş görmesine sebep olmuştu. Nitekim Hoca Saadeddin Efendi'nin ifadesine göre (Tâcu't-Tevârih, I, 139-140) Osmanlı tarihinde "kadiyân-i fi'n-nâr" diye tarihlere geçen hadise, insanların can ve malı üzerinde geniş bir tasarruf yetkisine sahip olan ve günümüz ifadesiyle yargıç denen kadiların, adalete göre hükm etmemeleri yüzünden Sultan Bâyezid tarafından yakılmak suretiyle cezalandırılmalarının istenmesi hadisesidir. Gerçekleşmeyen ama düşünülen bu hadise bize, Bâyezid'in adalet anlayışına ne kadar önem verdiğini gösterdiği gibi, onun ne kadar dindar bir kimse olduğunu da göstermektedir. Gerçekten onun, Ali Paşa'nin igva ve tesiri ile sadece kendi şahsi ile ilgili yaptığı bazi işlerden ve içkiden tamamen tövbe ettiği, bir daha içki âlemlerine katılmayacağını belirterek söz verdiği, tarihî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Nitekim Sükrüllah (Behcetu't-Tevârih, 57) gerek adalet anlayışı, gerekse bu içki meselesine temasla şöyle der: "Yeniden adalet gösterdi. Kadilari topladı. Onların kıyıcılıklarından soruşturdu. Taaddiden, seriata aykırılıktan, rüşvetten özge nesne bulmadı. Kimden, şeriata aykırı nesne almışlarsa ödenmesini buyurdu. Onların terbiyesini verdi. Azli gerekeni azl etti. Halk, ülkeler alanın yüksek adalet ve şefkatini işitince ekim biçimleri, iş güçleri ile, yurtlarını senlendirmekle ugraşır oldular. Osmaneli her ne kadar şenlik idiyse de on kat daha şenlendi. Gazi sultan, kötü ve şüpheli işlerden çekinmeyi ve Tanrı'dan korkmayı kamudan ileri tuttu. Beglerle sultanların göreneği olan şeriata aykırı eğlence, çalgı ve bunun gibi aldatıcı Albizin (seytan) kuruntusundan gelen ne ki varsa hepsini bıraktı. O zamanın bilginleri ve seyhleri onun arkadaşlıği ile yücelirlerdi."

Kaynaklar, onun Bursa Ulu Camii'nin inşası esnasında bir hatırasını bize nakl ederler. Buna göre Bursa'daki Ulu Cami inşa edildiği zaman Bâyezid, Emir Sultan diye şöhret bulan Semseddin Muhammed Buharî ile birlikte caminin binasını kontrol etmeye gelir. Konuşma esnasında padişah, bu güzel binanın Hz. Emir'in hoşuna gidip gitmediğini sorar. Emir Hazretleri de yapının sağlamlığı, güzelliği, alanının genişliği ve çatısının yüksekliğinin tam bir ölçü ve olgunlukta olduğunu söyledikten sonra söyle der: "Pek güzel olmus, lakin civarinda dört köşeye de birer meyhane yapılsaydı" deyince Sultan Bâyezid: "Cami-i Serif, Allah'ın evidir. Civarında meyhanenin ne işi var?" der. Bunun üzerine Emir Sultan: "Padişahım, gerçekte Allah'ın evi mü'minin kalbidir. Niçin kalbinizi içki ve münkeratla dolduruyorsunuz?" diyerek tarihî bir nasihatta bulunmuş olur. Emir Sultan'ın bu nasihati derhal tesirini gösterecek ve sultan bundan böyle içki içmeyeceğine söz vererek eski hataları için de tövbe eder. Biraz önce de temas edildiği gibi o, sadece içkiyi terk etmekle kalmaz, aynı zamanda bütün işlerin, Allah'ın rızasına uygun bir şekilde görülmesini, doğruluk ve adaletten sapılmamasını, memleketin imar edilmesini, hayır tesislerinin inşa edilip halka hizmetin sağlanmasını ister. Bizzat kendisi bu neviden faaliyetlere ön ayak olarak her sahada halkına örnek olur. Zaten hareket ve davranışları da bunu ortaya koyar. Nitekim Bursa kadisi olan Semseddin Muhammed Fenarî'nin mahkemede şahidlik yapmak üzere gelen padişahın, cemaatla namaz kılmayı terk ettiği için şehadetini sahih saymayarak kabul etmemesi, bunu göstermektedir. Bizans tarihçileri, padişahın özellikle Niğbolu zaferinden sonra kendisini zevk ve eğlenceye kaptırdığını zikr ederler. Bu sebepledir ki son asir Avrupa müellifleri, zamanındaki hükümdarların çoğundan daha üstün olan Bâyezid'in isret ve sefahat yüzünden fikrî ve bedenî kabiliyetlerini kayb ederek inhitata uğradığını ve bu sebeple tac ve tahtını kayb ettiğini yazarlar. Bu ifadelerde büyük bir mübalağa olduğu anlaşılmaktadır. Zira her sene Anadolu'nun bir ucundan Rumeli'nin öteki ucuna kadar, bazan bir kaç defa at koşturan, mütemadiyen harp ve devlet işlerini tedvir ile meşgul olan hükümdarın isret ve sefahata ne kadar zaman ayırabileceğini düşünecek olursak mesele daha bir kolaylıkla anlaşılmış olur.Bâyezid'in ne kadar âdil, hak perest ve tebeasini seven bir hükümdar olduğu hakkında tabip Ibnu's-Sagir'den naklen Mısır tarihçilerine geçen malumat dikkat çekicidir. Buna göre o, her gün herkesin belli zamanda kendisini uzaktan bile görebileceği geniş bir yere gelir ve her taraftan gelen tebeasinin şikâyet ve arzularını birer birer dinler. Tebeasinin maruz kaldıkları zulümleri derhal izale ederdi. O, idaresinde bulunan memleketlerde adalet ve asayiş tesis etmişti.

Bâyezid, azim ve irade sahibi, mütehevvir, aceleci ve her şeyden nem kapan bir hükümdardı. Bununla beraber âlim ve şeyhlere karşı mütevazi ve hürmetkârdı. Muasiri olan hükümdarlara karşı ise magrur olduğu gibi, şahsen pek cesur olduğundan en büyük tehlikelere atılmaktan çekinmezdi. Zamanında yaşamış olan Mısır ve Suriye tarihçileri, Bâyezid'in İslâm hükümdarlarının en hayırlısı ve en büyüğü olduğunu zikr ederler. Bundan başka onun, çağdaşı olan diğer Islâm hükümdarlarının cihad ve gazayi bırakmalarından dolayı onlara kızdığını da yazarlar. Keza bunlar, Yıldırım Bâyezid'in Müslüman hükümdarların kendi tebealarından kanunsuz vergi almalarına tahammül edemediğini ve bu yüzden onlara kızdığını da açıkça belirtirler. Bu hükümdar, bir asırdan beri anarşi ve mücadelelerle çalkalanan Anadolu'ya bir vahdet getirerek buradaki insanlara siyasî bir birlik kazandırmış ve onları bir bayrak altında toplamaya muvaffak olmuştu. Böylece Bâyezid, Anadolu Selçuklu sultanlarının gerçek halefi olduğunu ispatlamıştı. Ancak Ankara mağlubiyeti ile Anadolu'daki birlik bozularak bölge tekrar tefrika içine sokulmuştu.

282894_251581758285151_1440554118_n