12.05.2013, Pazar

Sultan İbrahim Han

İbrahim Han Osmanlı padişahlarının on sekizincisi olup seksen üçüncü İslam halifesidir. Bu isimli tek Osmanlı padişahıdır. Sultan 1. Ahmed Han'ın oğlu olup 5 Kasım 1615 Perşembe günü Mahpeyker (Kösem) Sultan'dan doğdu. Sarayda iyi bir tahsil gördü. Ancak baba­ sının vefatından sonra özellikle ağabeyi IV. Murad Han'ın saltanatı sırasında korkulu bir hayat sürdü. Zira kardeşleri Bayezid, Süleyman ve Kasım, IV. Murad Han tarafından öldürülmüşlerdi. Kendisinin de bir gün öldürüleceği korkusu onun sinirlerini yıpratmıştır. Akli dengesinde bozukluklar meydana getirmiştir.9 Şubat 1640 tarihinde IV. Murad Han'ın ölümü üzerine tahta çıktı. Tahta çıktığında henüz yirmi beş yaşındaydı. Ağabeyi Sultan IV. Murad'ın ölümünde, hayatta kalan tek Osmanlı şehzadesiydi.Naima, Sultan İbrahim'i vücut ve simaca IV. Murad Han'a benzet­ mektedir. "Heybetli, güzel yüzlü bir devlet adamı  idi. Aceleci olup, hızlı hızlı konuşurdu. Herhangi bir iş için acele edip, derhal yapılmasını ister, gecikme ve ihtiyat bilmezdi. Fevkalade cömert olduklarından para dağıtmakta o kadar ileri gittiler ki, bütün yakınları ve onlara azıcık yaklaşanlar fukaralık ve ihtiyaçlıktan kurtulmuşlar idi;' di­yerek anlatır Solakzade'ye göre "Münevver yüzlü, iri siyah gözlü, orta boylu, yassı burunlu;' idi Mehmed Halife de Sultan İbrahim'i gayet heybetli, şevketli, boylu poslu, cömert bir kimse olarak anlatır. Saltanatı süresince hazineyi açıp, seçkinlere, halka herkese bol bol ihsanda bulunduğunu aktarır.Devlet işleri ile ilgili olarak ise Sultan İbrahim'in başkalarının etkisi altında kaldığını, memleket işleri ile kendisinin uğraşmadığını, Cinci Hoca, Şekerpare Kadın gibilerin ona yaklaşarak nüfuz elde ettiklerini, bu sayede büyük rüşvetler yiyip devlet görevlilerini kendi hizmetlerinde kullandıklarını anlatır.Kaynakların da ifade ettiği gibi Sultan İbrahim, çok cömert ve lütufkar olup fakirlere, acizlere çok ihsanlarda bulunurdu. Devrinde maliye düzeltilip milletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar çıkarıldı. Padişah divan müzakereleri ile çok alakadar oldu. Aynı hassasiyetle idareciler ve eyaletler üzerinde de durdu. Eyaletlerden haber alamamaktan büyük üzüntü duyardı. Her olan bitenden doğru olarak haber almak isterdi. Bu suretle sadrazamın kendiliğinden bir iş yapmasına asla müsaade etmezdi. Eyaletlerin maddi durumunun tespiti, beylerin zalim olmamasına, halka zulüm yapılmamasına, çok dikkat ederdi. İdarecilerin bulundukları yerlerden ayrılmalarını arzu etmezdi. Tayin edilen paşaların derhal oraya gidip göreve başlamasını isterdi.Halka zulüm yapan ister idareci, ister halktan olsun, onunla mücadele eder, ortadan kaldırılmasına kadar giderdi. Eşkıya denilen kimse ve maiyetlerinin durumunu takip eder, gerekli tedbirlerin alınması için emirler verirdi. Bu hususta hiç müsamaha göstermezdi.Sık sık tebdil-i kıyafetle halkın arasında dolaşır ve eksikliklere vakıf olarak tedbirler düşünürdü.Bir gün yine tebdil-i kıyafetle İstanbul'da dolaşıyordu. Halkın ekmek almak için fırın önünde kuyruk olduğunu görünce, saraya döner dönmez sadrazama, "Sen ki lalamsın, İstanbul'da tebdil-i kı­ yafet gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm. Tebaa-i şahanemden hiçbirisinin ekmek almak için bir dakika dahi beklemesine rıza-yı şahanem yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın ...Ve illa başın keserim;' diye yazdı.Ertesi gün İstanbul'da ekmek kuyruğu diye bir durum kalmadı.

Sultan İbrahim minyatürü, 17. yüzyıl

Sultan İbrahim, bazen Edirne'ye gider, bazen de İstanbul'da ayak divanı yapıp halkın şikayetlerini dinlerdi. Bir seferinde Edirne'ye gittiğinde şöyle tellal bağırttı, "Padişah fermanıdır, duyduk duyma­ dık demeyin! Yarın ayak divanı olacaktır. Kimin kimden şikayeti varsa gelsin, padişah efendimize söylesin. Duyduk duymadık dememeyin !" Ertesi gün ayak divanı oldu ve padişah halkın karşısına çıktı.kalbalığa, "Ben dahil, kimseden şikayetiniz var mı?" diye sordu.Halktan biri ileri çıktı. Padişahı selamladıktan sonra, Padişahım! Benim şikayetim vardır;' deyince, İbrahim Han, "Söyle de tedbir edelim. Şikayetinde haklıysan haksızı cezalandıralım;' dedi. O adam, "Padişahım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp çoluk-çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken en varlıksızı oldum. Bir lokmaya muhtaç hale geldim. Sözümü doğrulayacak şahitlerim vardır:' dedi.Padişah şahitleri de dinledikten sonra, Kerim Ağa'yı buldurup getirtti ve ona, ''Ağa! Hakkında şikayet var. Eşkıyalığa bulaşıp maz­ lumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?" diye sordu. Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. Padişahın kendisine bir şey yapamayacağını sanıyordu. Çünkü yandaşlarına ve özellikle de yeniçeri olmasına güveniyordu."Padişahım ben yeniçeriyim;' diye bağırması üzerine, Sultan İbrahim öfkeyle tahtından kalkıp, adamın yakasından tutarak yere çarptı ve, "Bre densiz! Sen yeniçeri isen ben de padişahım!" dedi. Orada ağayı cezalandırıp haklıya hakkını teslim etti.Sultan İbrahim, hazine gelirlerinin tahsilinde çok titiz davran­ dığı gibi sarf için de öyle hareket ederdi. Kapıkulunun maaşlarının zamanında verilmesine, yeniçeri sayımlarının dikkatli yapılmasına ihtimam gösterirdi.

 

İbrahim Han devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarından bir tanesi hariç, bu sultanın akli muvazenesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, İbrahim Han'ın meziyet ve icraatlarından övgüyle söz etmekte, bedeni bir kusuruna dair her­ hangi bir imada bile bulunmamaktadır.Ancak son yüzyıl içinde bazı romanlar ve maksatlı kaleme alın­ mış ders kitaplarında uzun yıllar İbrahim Han için "Deli" lakabını kullanıldı.Bu lakap, Karaçelebizade Abdülaziz'in yazdığı Zeyl- i Ravzatü'ı ­ Ebrar kitabında geçmektedir. Ancak bu Karaçelebizade, Sultan İbrahim'in tahttan indirilmesinde ve daha sonra öldürülmesinde başrolü oynayanlardan biri olduğundan, padişahı itham edici sözleri şahsi kalmakta ve tarih için muteber kabul edilmemektedir.Ayrıca muteber kitaplarda, Karaçelebizade'nin son derece kindar tabiatı olduğu dikkat çekilmektedir.Sultan İbrahim hakkında özellikle XX. yüzyıl başlarında bazı tarihçilerin ortaya attığı "Deli" lakabı daha sonra yaygınlık ka­zanmıştır. Ancak o, amcası 1. Mustafa gibi olmayıp zaman zaman psikolojik rahatsızlıklar yaşamaktaydı. Naima'nın çeşitli kaynaklara dayanarak aktardığı karşılıklı konuşmalar ve hal'i sırasında en sıkıntılı dönemde bile kendisini suçlayanlara karşı verdiği birçoğu makul cevaplar, iç dünyası delilik raddelerinde bulunan ve kont­rolsüz hareketlere açık birinin ifadeleri değildir.Nitekim sayısı yüzleri bulan ve bizzat kendi kaleminden çık­mış olan hatlarında ruh halini de aksettiren samimi ifadeleri bu durumun mahiyetini açık olarak ortaya koyar. Sadrazama yazdığı bazı hatlarında mizacının bozuk olduğu, sancıları yüzünden sıkıntı çektiği, iştahsız olup yemek yiyemediği, dizlerinde mecal kalma­ dığı, başına duman gibi bir nesne yerleştiği, ciğerlerinin sıkıştığı, baygınlıklar geçirdiği, içinin daraldığı gibi şikayetlerde bulunuyor, hekimler ve nefesi kuvvetli hocalar bulunmasını istiyordu. Uygu­ lanan tedaviler arasında muskalar, okumalar gibi manevi ve ruhi bakımdan telkine yarayacak çareler yanında macunlar, şerbetler, türlü ilaçlar, kan aldırmalara da başvuruluyordu.O, bütün bu ruhi sıkıntılarına rağmen yine de devlet işleriyle ilgileniyordu. Ayrıca dış meselelerle ilgili olarak sadrazamla olan yazışmalarında sık sık sınır boylarındaki gelişmelerden haberdar edilmesini istediği görülmektedir. Hatta Yemen ahvali hakkında istediği bilgi, sadrazam tarafından bilenlere sorularak güçlükle cevaplandırmış, yine Azak, Özi yöresiyle ilgili bilgiler kendisine sunulmuştur Yazdığı hatlarında aksi iddia edilmesine rağmen çok fazla  imla hatası ve yanlış yazılım yoktur. İfadelerinde bazen karışık düşüncelerinden dolayı anlaşılamaz gibi görünenler varsa da genel olarak onun şehzadelik yıllarında ve sonrasında iyi sayılabilecek bir eğitim gördüğü söylenebilir.Mesela 1644'te Ayşe Sultanın ikinci kocası Vezir Ahmed Paşa'nın vefatı üzerine türbesi olmadığından Şehzade Camii haziresine gö­ mülmesi izni için kendisine müracaat edildiğinde ilgili telhisin üstüne şöyle yazmıştı, "Başımız sağ olsun. Dünyaya gelen gitmek için gelmiştir; az yaşa, çok yaşa sonu ölümdür; hemen tezce borcu var demeye başladılar, emlakini dağıtmasınlar .. :' bu ifadeler onun manevi ve ruhi yönünü en güzel bir biçimde yansıtmaktadır.

Sultan İbrahim Han'ı "Deli" ve "Gaddar" lakabı ile anan ve adı­ nın öyle yayılması için çalışanlardan büyük bir kısmı da, İbrahim Han'ın, memleketin huzuru için öldürttüğü İranlı Şii Kesikbaş Mirguneoğlu'nun adamlarıdır.Fakat saltanatının son dönemlerinde, devlet işlerini ihmal etme­ ye başlamış, samur merakı ve saltanatın devamını sağlama adına cariyelerle meşgul edilmesi sarayda nüfuzlarını sürdürmek isteyen Cinci Hoca vb. kimseler tarafından özellikle saraydaki çıkar çatış­ malarının arttığı dönemde tezgahlanmıştır.Devlet işlerini yürütmekte ağabeyi Sultan Murad kadar hiddetli olmayıp bazı konularda olayların iç yüzünü öğrenmeye çalıştığını görüyoruz. Mesela Yusuf Paşa ile Sadrazam Sultanzade Mehmed Paşa arasındaki anlaşmazlıkta her ikisini de huzura alıp dinlemiş ve kararını ondan sonra vermiştir.Nihayet askerin ayaklanması devlet adamlarının yoğun baskısına rağmen Ahmed Paşa'yı teslim etmek istememesi ve bu uğurda taht­ tan olması onun dik duruşunu ve kararlılığını gösteren en önemli hadisedir. Netice şudur ki İbrahim Han dönemi devlet adamları in­ celendiğinde Osmanlı Devleti'nde 15 ve 16. asırlardaki gibi kudretli 

devlet adamları yetişmemekte veya pek az bulunmaktadır.Belkide devlet için asıl değerlendirilmesi gereken durum budur.İbrahim Han'ın hanımları Hadice Turhan Sultan, Saliha Dilaşup, Hadice Muazzez, Hümaşah'dır. Mehmed, Ahmed, Orhan,Bayezid, Cihangir ve Murad isimlerinde altı erkek çocuğu, Ümmü Gülsünı' Beyhan, Atike, Gevher Hatun ve Ayşe isimlerinde beş kızı olmuştur.

Soldan sağa: Amcası I. Mustafa ve Sultan İbrahim'in kabirleri

Sultan İbrahim, tahttan indirildiğini bildiren ulema ile uzun bir münazarada bulundu ve yaptıklarının memlekete ihanet olduğunu yüzlerine karşı söyledi. Heyetin başında olan kazasker Karaçelebizade Abdülaziz Efendi, sultana, "Hayır. Padişah değilsin! Şer'i ve dini işlere dikkat etmemekle cihanı haraba verdin ve vakitlerinizi oyun ve gaflet ile geçirip rüşveti yaydın. Zalimleri aleme musallat ve hazineyi telef ve israf ettiniz;' diye çok sert cevaplar verdi ve o tarihe kadar bir padişahın huzurunda ağza alınmamış tabirler kullandı.Sonra İbrahim Han, iki cariyesi ile beraber bir odaya hapsedildi ve o zamana kadar görülmedik bir şekilde bu odanın kapıları ve pencereleri örüldü. Ancak lüzumlu şeylerin alınıp verilmesi için bir delik bırakıldı. Böylece Sultan İbrahim Bahayi Efendi'nin tabiriyle adeta diri diri mezara gömülmüş oldu.Hal' işine karışmamış olan sipahiler arasında Sultan İbrahim'in tekrar tahta çıkarılması dedikoduların dolaşmaya başlaması üzerine tahttan indirenler dehşete düştüler. Zira Sultan İbrahim'in intikamı müthiş olurdu. Bundan dolayı sultan İbrahim'i ortadan kaldırmaya karar verdiler."İlmiye ve kılıç erbabına memuriyet verilmeyip rüşvetle ehliyet­ siz kimseleri tayin etmekle alemin nizamına helal veren padişahın tahtan indirilip ortadan kaldırılması caiz olur mu?" fetva istediler. Katlin vacip olduğuna dair şeyhülislamdan alınan fetva üzerine sadrazam Mehmed Paşa, şeyhülislam Abdurrahim Efendi ve ye­ niçeri ağası, Sultan İbrahim'in mezara benzeyen odasının kapısını kırarak içeri girdiler.Öldürülmek istendiğini anlayan İbrahim Han, "Beni göz göre göre öldürüyorlar. Benim iyiliğimi görmüş olanlardan bana acı­ yacak kimse yok mu?" diyerek feryada başlamıştı. Cellat Kara Ali bile kaçmış, bir tarafa sinmişti. Veziriazam Sofu Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Abdurrahim Efendi Kara Ali'yi bulup zorla ve tartak­ layarak padişahı boğmaya götürdüler. Bu işte başrolü şeyhülislam oynamaktaydı. Padişah kendisine, "Bak Abdurrahim! Yusuf Paşa bana senin için bir fettan dinsizdir. Tepele demiş idi. Seni öldür­ medim. Meğer sen beni öldürecek imişsin. İşte Kitabullah, beni ne hüküm ile öldürürsüz, zalimler!" diye bağırmıştı Sultan İbrahim, saray hizmetçilerinin gözyaşları içerisinde Cellat Başı Kara Ali'nin attığı bir kement ile boğuldu (18 Ağustos 1648). Daha sonra naaşı Hasada avlusuna çıkarıldı. Ayasofya Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra, 1. Mustafa Han'ın yanına def­nedildi.

Zamane eylemez hürmet aman vermez dem-ifırsat Gerek dervfş-i dil-riş ol gerek şah-ı cihan-bin ol