10.05.2020, Pazar

Sinan Paşa

Asıl adı Yûsuf’tur. El yazısıyla bir fetvası altındaki “Yûsuf b. Hızır b. Celâleddin” imzası (Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, lv. 1) babasının İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey, dedesinin Sivrihisar Kadısı Celâleddin Efendi olduğunu göstermektedir. Annesi Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân’ın kızıdır. Doğum tarihi ve yeri hakkında kaynaklar farklı bilgiler vermektedir. Çağdaşı kaynaklardan Mecdî doğumu için 16 Receb 844 (11 Aralık 1440) tarihini zikreder. Tazarru‘nâme’nin yazma nüshalarından birinin sonunda Ebüssuûd Efendi’nin kalemiyle yazılmış tercüme-i hâlini gördüğünü söyleyen Recâizâde Mahmud Ekrem’in Kudemâdan Birkaç Şâir (s. 9) adlı eseriyle diğer bazı kitaplarda ise 841 (1437) yılında doğduğu kaydedilmektedir. Eserleri üzerinde çalışan Mertol Tulum ile Emine Gürsoy Naskali doğum yılının 845 (1441) olduğunu belirtir. Hoca Sâdeddin ve Bursalı Mehmed Tâhir onu Bursalı gösterirken İsmail Hakkı Uzunçarşılı Sivrihisar veya Bursa’da doğduğunu söylemekte, Fâik Reşad ise İstanbul’da dünyaya geldiğini ifade etmektedir (Eslâf, s. 53).

Fâtih Sultan Mehmed, Hızır Bey’i 1453’te kadı olarak İstanbul’a davet ettiğinde oğlu Sinâneddin Yûsuf on üç-on dört yaşlarındaydı. Burada dedesi Molla Yegân’ın meclisine devam eden Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Kırîmî, Hocazâde Muslihuddin ve Kestelî gibi devrin büyük ulemâsı ile tanıştı. Ali Kuşçu’nun da öğrencisi olan Sinan Paşa, babasının muhitindeki ilmî sohbetlerden istifade ederek genç yaşta edindiği geniş bilgisiyle dikkat çekti. Latîfî ve ondan naklen Kınalızâde Hasan Çelebi tezkirelerindeki, “Henüz bâliğ olmadan belîğ olup ve minber-i va‘za çıkıp halka emr-i ma‘rûf ve nehy-i münker eder idi” şeklindeki kaydı bunu göstermektedir. Sinan Paşa babasının 863’te (1459) ölümü üzerine Fâtih tarafından Edirne’de bir medreseye, ardından II. Murad’ın yaptırdığı dârülhadise müderris tayin edildi. Fâtih’in teveccühünü kazandığında “hâce-i sultânî” lakabıyla padişah hocalığına ve Sahn müderrisliğine getirildi. Devlet işlerinde de hocasından faydalanmak arzusuyla Fâtih Sultan Mehmed 875’te (1470) ona vezâret rütbesi verdi. Paşa unvanı buradan kaynaklanmaktadır. Mecdî, Sinan Paşa’nın 881’de (1477) Gedik Ahmed Paşa’nın azli üzerine vezîriâzamlığa getirildiğini, fakat aynı yıl bilinmeyen bir sebeple azledildiğini söyler (Şekāik Tercümesi, s. 194). Latîfî’nin ifadelerinden görevinden kendi iradesiyle ayrıldığını anlamak mümkünse de (Tezkire, s. 193) azilden sonra hapsedilmesi üzerine İstanbul ulemâsı toplu halde padişaha müracaat edip Sinan Paşa hapisten çıkarılmazsa bütün kitaplarını yakarak Osmanlı topraklarını terkedeceklerini bildirmeleri aksini düşündürmektedir. Bunun üzerine Sinan Paşa hapisten çıkarılıp Sivrihisar kadılığı ve müderrisliği vazifesiyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı ve Fâtih’in ölümüne kadar orada kaldı. Ancak Sinan Paşa yaşadıklarını bir haksızlık olarak değerlendirdi ve Tezkiretü’l-evliyâ’sında bunu üstü kapalı şekilde sık sık dile getirdi. Ayrıca Maârifnâme’sindeki ifadelerden gözden düşmesinde kendisini çekemeyenlerin etkisinin bulunduğu anlaşılmaktadır (s. 254-255). II. Bayezid tahta geçince (886/1481) Sinan Paşa’ya vezirlik rütbesi iade edildi, ayrıca 100 akçe yevmiye ile Edirne Dârülhadisi müderrisliğine getirildi. Buradayken Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin Şerḥu’l-Mevâḳıf’ının “Cevâhir” bahsine bir hâşiye yazdığı gibi Türkçe eserlerini de bu tarihten sonra kaleme aldığı bilinmektedir.

Sinan Paşa, Mecdî’nin kaydına göre 24 Safer 891’de (1 Mart 1486) İstanbul’da vefat etti. Hoca Sâdeddin aynı yıl Edirne’de öldüğünü söyler. Kâtib Çelebi de aynı bilgiyi verir. Abdülkadir Erdoğan, “Paşanın mezarı Eyüp’te meşhur Samsunlu Hasan Efendi’nin kabri yanındadır” şeklinde kabri bizzat görmüş olduğu intibaını verecek bir ifade kullanırken (Fatih Mehmed Devrinde İstanbul’da Bir Türk Mütefekkiri Şeyh Vefa, s. 14) Mertol Tulum da belediye mezarlıklar tasnif komisyonu üyesi Mesut Koman’dan aldığı bilgiye göre Sinan Paşa ile ailesi kabirlerinin ve mezar taşlarının mevcut olduğunu ve muhafaza altında bulunduğunu belirtmektedir. Çok zeki olduğu, daha gençken felsefeye merak sardığı için babası tarafından azarlandığı bilinen Sinan Paşa mükemmel bir hatip ve tartışmacı olarak Fâtih’in huzurunda yapılan ilmî münazaralarda takdir toplamıştır. Hoca Sâdeddin ayrıca II. Bayezid döneminde tasavvufa yöneldiğini, “Husûsen Muslihuddin Mustafa Şeyh İbnülvefâ’ya mezîd itikad ü irtibatı var idi” diyerek (Tâcü’t-tevârîh, II, 499) belirtir. Başta Molla Lutfi, Mîrim Çelebi, Sarıgörez Nûreddin Efendi olmak üzere öğrencileri arasında ünlü âlimler vardır. Sinan Paşa, bilhassa nesirdeki başarısı ve secili üslûbu ile eşine az rastlanan bir müelliftir. Riyâziye, hey’et, fıkıh ve kelâm mevzularında Arapça olarak yazdığı risâlelerinin çoğunu Fâtih Sultan Mehmed devrinde kaleme almıştır. Din, tasavvuf, ahlâk ve evliya menkıbeleri konularındaki Türkçe eserleri ise II. Bayezid devrine yani olgunluk dönemine rastlar.

Eserleri. Türkçe. 1. Tazarru‘nâme. Esas itibariyle mensur olmakla birlikte içinde yer yer manzumelerin de bulunduğu bu eser müellifin Türkçe kitaplarının ilki ve en ünlüsüdür. Tazarru‘ât-ı Sinan Paşa, Darâ‘atnâme gibi isimlerle de anılır. Sinan Paşa, Maârifnâme’nin “Sebeb-i Te’lîf-i Kitâb” bölümünde Tazarru‘nâme’den bahsederken tedristen artakalan zamanını boş geçirmeyip birkaç ay içerisinde bu eseri meydana getirdiğini, Hakk’ın övgüsünde aklına gelenleri yazdığını, konusunun da, “Esası usûl-i meşâyih-i hakîkat üzerine vuruluptur ve binası kavâid-i ehl-i tarîkat üzerine konuluptur” cümleleriyle tasavvufî bir mahiyet taşıdığını belirtir. Bütünüyle mensur bir münâcât sayılabilecek olan eserde paşa dünyadan âhirete kadar süren uzun yolculukta önce Hak’tan lutuf, sonra peygamberlerden, Hz. Muhammed’in âl ve ashabından, dört imamdan ve tarikat ehlinden mânevî yardım dilemekte, öldükten sonra kitabını okuyacaklardan rahmet ve Fâtiha istemektedir. Yer yer hikâyeler, kıssalar ve nasihatlerle bezenmiş eserin kütüphanelerde bulunan yazmalarının çokluğu büyük bir rağbet gördüğünü düşündürmektedir. Eserin ilmî neşrini Mertol Tulum gerçekleştirmiştir (Ankara 2001). Sinan Paşa üç dilin unsurlarının özellikleriyle yazdığı bu eserinde kuvvetli, âhenkli ve tabii bir üslûp kullanmıştır. Yoğun secilerle süslediği nesrinde kafiye başta olmak üzere nazmın birçok özelliğini nesre taşımıştır. Tazarru‘nâme, klasik edebiyatta süslü nesir çığrını açan ilk eser olup “Sinan Paşa üslûbu” diye bilinen üslûbu da beraberinde getirmiştir. Eserde müellifin inşâ kabiliyetinin yanı sıra dinî, mânevî ve fennî ilimlerdeki bilgisi de ortaya konulmuştur. 2. Maârifnâme. Sinan Paşa’nın ahlâka dair yazmış olduğu bu ikinci mensur eser Nasîhatnâme ve Ahlâknâme adlarıyla da anılır (Osmanlı Müellifleri, II, 223). Kitabın yazılış sebebinin belirtildiği “... gâh dünyanın fenâsından şikâyetler edem ve gâh nefsin mekrlerinden hikâyetler edem, gâh ahlâkın iyilerinden takrir ve gâh hikmet yolundan makālât edem ve gâh tevbîh yüzünden kelimât edem, gâh akl-ı maâştan beyan edem, geh akl-ı meâddan, geh ahlâk-ı fukarâdan söyleyem, geh adl ü dâddan, geh dervişler dilinden bir tûtî-i gûyâ olup şekerler yiyem, geh âşıklar ağzından bir bülbül-i hoş-âvâz olup destân-serâlıklar eyleyem, geh germ olup ârifler makamından haberler verem, geh tenezzül gösterip yine zâhidler makamına inem ...” (s. 26) cümleleri aynı zamanda eserin muhtevasını ortaya koymaktadır. Secili bir üslûp ve parlak bir nesir örneği olarak hikmetler ve nasihatlerle bezenmiş olan eser İslâm ahlâkının esaslarını öğretmeyi hedef almakla beraber içinde filozofların, özellikle Eflâtun’un nasihatlerinden de nakiller vardır. Eserin bir önsözle birlikte faksimile baskısı İsmail Hikmet Ertaylan tarafından yapılmıştır (Maarifnâme, İstanbul 1961). 3. Tezkiretü’l-evliyâ. Yirmi sekiz evliyanın menâkıbından meydana gelmiştir. Maârifnâme’nin sonunda, “Çün söz buraya geldi, bu cildi bunda tamam edelim. İnşaallah cild-i âharda Tezkiretü’l-evliyâ’ya ihtimam edelim” demesinden müellifin Maârifnâme’den sonra bu eserine başladığı anlaşılmaktadır. Sinan Paşa eserinde Ferîdüddin Attâr’dan sonra yaşamış olan birkaç velînin menkıbelerinden de bahsedeceğini söylemesine rağmen bu eklemeleri yapmadan tezkireyi tamamlamıştır. Eserin ilmî neşri Emine Gürsoy Naskali tarafından gerçekleştirilmiştir (Ankara 1987).

Arapça. Sinan Paşa’nın Arapça eserleri bazı medrese kitaplarının şerhlerine yaptığı hâşiyelerden oluşur. Çoğu küçük risâleler halinde olan bu çalışmalar şöylece sıralanabilir: 1. Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-Mülaḫḫaṣ. Çağmînî’nin el-Mülaḫḫaṣ fi’l-heyʾe adlı eserine Kadızâde-i Rûmî’nin yaptığı şerhin hâşiyesidir (Akseki İlçe Halk Ktp., nr. 302, vr. 107b-194b). 2. Risâle fi’z-zâviyeti’l-ḥâdde iẕâ füriżat ḥareketü eḥadi ḍılʿayhâ taḥṣulü zâviye münferice. Ali Kuşçu’nun Fâtih’in huzurunda bilmece tarzında sorduğu hendeseyle ilgili bir meseleye Sinan Paşa’nın verdiği cevaptır (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1465, vr. 89-90). 3. Ḥâşiye ʿalâ Şerḥi’l-Mevâḳıf. Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin kelâma dair eserinin hâşiyesidir (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1188, 2071; Hamidiye, nr. 734; İzmirli, nr. 115). 4. Fetḥu’l-Fetḥiyye. Ali Kuşçu’nun er-Risâletü’l-Fetḥiyye’sinin şerhidir (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5396/3, vr. 78-188). 5. Burhâneddin el-Mergīnânî’nin el-Hidâye’sinin tahâret bahsine dair risâlesi (Osmanlı Müellifleri, II, 223). 6. Kādî Beyzâvî’nin Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-teʾvîl adlı tefsirine hâşiye (Nuruosmaniye Ktp., nr. 500). 7. Ḥâşiye ʿalâ Ṣadrişşerîʿa ʿale’l-Viḳāye (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 53, 84, vr. 10-19). 8. Risâle fî cevâbi Kestelî ʿammâ isteşkelehû min Şerḥi’l-Mevâḳıf. Mevâḳıf şerhinde müşkül bulduğu bir mesele hakkında Kestelî’ye yazdığı cevaptır (Süleymaniye Ktp., Karaçelebizâde Hüsâmeddin, nr. 330, vr. 2-3). 9. Taʿlîḳāt ʿalâ Ḥâşiyeti’t-Tecrîd li’s-Seyyidi’ş-Şerîf (Süleymaniye Ktp., Hacı Beşir Ağa, nr. 199, vr. 67-69). 10. Risâle fî ḥalli işkâli muʿaddili mes̱îri’l-ʿUṭârid (Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 5396, vr. 191a-b). 11. Ecvibe ʿan iʿtirâżâti’l-Ḳasṭallânî fi’l-cüzʾilleẕî lâ yetecezzâ (Süleymaniye Ktp., Hasan Hüsnü Paşa, nr. 600, vr. 92a-b).

 

Sirkeci’de Hoca Paşa Hamamı’nın erkekler kısmı soyunma yerinden bir görünüş – Fatih / İstanbul

 

 

Sirkeci Hocapaşa mahallesinde İbnikemal caddesiyle Hocapaşahamamı sokağının birleştiği yerde bulunmaktadır. İçinde yer aldığı mahalle adını bu hamamdan veya yakınındaki Hoca Üveys Mescidi’nden almış olabilir. Hamamın kitâbesi yoktur. Fâtih vakfiyesinde Sultan II. Mehmed’in yaptırdığı hamamlar sayılırken, “Biri dahi Sinan Paşa Hamamı demekle mâruftur” şeklinde kaydedildiğine göre bu eserin kurucusu Fâtih Sultan Mehmed’dir. Esasen vakfiyede Sinan Paşa Hamamı’na bitişik olarak zikredilen dört dükkân da padişahın evkafındandır. Aynı belgede, Sinan Paşa Hamamı yakınında günümüze ulaşan Hoca Üveys Mescidi’nin bulunduğuna da işaret edilmiştir; bu bilgi hamamın başka bir yapı olmadığı hususunda şüphe bırakmaz. Hamam, Fâtih Sultan Mehmed dönemi ulemâsından Hoca Paşa denilen Vezir Sinan Paşa adına olmakla beraber Fâtih Sultan Mehmed tarafından kendi hayratına vakıf olarak yaptırılmıştır. Ekrem Hakkı Ayverdi ise hamamın mülkiyeti hususunda kararsız görünmektedir. Sinan Paşa, Fâtih’in İstanbul’un fethinden sonra tayin ettiği ilk kadı Hızır Bey’in oğludur ve 891 yılının Safer ayında (Şubat 1486) vefat etmiştir. Evliya Çelebi, XVII. yüzyıldaki hamamları anlatırken Hoca Paşa Hamamı’nın büyüklük sıralamasında Çukur Hamam, Mahmud Paşa, Tahtakale, Bayezid hamamlarından sonra beşinci olduğuna işaret eder. Hamamın kimlere tahsis edildiğine dair verdiği bilgi ise ciddiye alınmayacak niteliktedir.

Hoca Paşa Hamamı, 27 Rebîülâhir 1282’de (17 Eylül 1865) vuku bulan ve Hoca Paşa yangını olarak tarihe geçen felâkette zarar görmüş olmalıdır. 1916 yılı sonbaharından 1917 yazına kadar İstanbul hamamlarını inceleyerek bu konuda ilk eseri meydana getiren Avusturyalı Türk ve İslâm sanatı uzmanı H. Glück, Hoca Paşa Hamamı’nı görmekle beraber içine giremediğini bildirir. Ayrıca bu binanın, Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa tarafından Hocapaşa semtinde 1736’da yaptırılan hamam olabileceğine de işaret eder. Halbuki adı geçen sadrazamın bu yörede 1138’de (1725-26) yaptırdığı tek hamam daha yukarıda eski Acımusluk, sonraki Cemalnadir sokağındaki Sahaf Süleyman Efendi Mescidi’nin karşısında idi.

Bazı kısımları değişikliğe uğramış olarak günümüze kadar gelen, fakat 1990-1995 yıllarında mülkiyetine sahip olanlar tarafından hazırlanan proje uyarınca bir iş hanı haline getirilen Hoca Paşa Hamamı yan yana bitişik çifte hamam olarak yapılmış ve solda bulunan kadınlar kısmı diğerinden daha küçük ölçülerde tutulmuştu. Çifte hamamlarda genellikle görüldüğü gibi burada da her iki kısmın girişi ayrı sokaklardadır. Binanın dış cepheleri taş ve tuğla dizileri halinde karma olarak yapılmış, ancak son tamirde bu teknik iyice çiğ bir görünüm almıştır. Öndeki sokağa açılan kapıdan girilen erkekler kısmının soyunma yeri (camekân), her bir kenarı 13,25 m. ölçülerinde kare bir mekân olup 13 m. kadar çapında bir kubbe ile örtülüdür. Önceleri bu kubbe kısmen yıkıldığından soyunma yerinin üstü ortası fenerli ahşap çatı ile örtülmüştü. Kareden kubbe yuvarlağına geçiş köşelerde katlar halinde trompçuklar ile sağlanmıştır. Normal olarak Osmanlı dönemi hamamlarında bulunması gereken enlemesine ılıklık burada yoktur. Sıcaklık kısmındaki hücrelerden birinin bu işi gördüğüne ihtimal verilir. Erkekler kısmının sıcaklığı dört eyvanlı ve köşelerde hücreleri olan klasik tiptedir. Yalnız kadınlar kısmına bitişik olan eyvan sadece bir kemerle belirtilmiş, fakat derinlik verilmemiştir. Bu eyvan kadınlar kısmında geniş bir mekâna katılmıştır. Erkekler kısmının sıcaklık hücrelerinin her biri bir kubbe ile örtülmüştür. Ortada evvelce göbek taşının bulunduğu sofa da bir kubbe ile örtülüdür.

Hamamın kadınlar kısmı çok daha girift ve değişik bir plana sahiptir. Yaklaşık 11,85 m. çapında bir kubbenin örttüğü soyunma yeri yine kare planlıdır. Ilıklık olmasına ihtimal verilen iki bölümlü mekânın yanında kubbeli ve dikdörtgen bir bölüm vardır ki bunun ılıklığın devamı olduğu düşünülebilir. Sıcaklık, bir parçası erkekler kısmından alınan bir eyvan kolu ile dikdörtgen bir mekâna dönüşmüş olup bunun bir bölümü büyük bir kubbe, eyvandan alınan kısmı ise bir dizi halinde üç kubbe ile örtülmüştür. Kadınlar kısmı kubbeli üç halvet hücresine sahiptir. Burası ana eksenden yan taraftaki erkekler bölümüne kaydırılmış, dolayısıyla o taraftaki eyvan soldaki kısma verilmiş, buna karşılık hamamın sol cephesi düz bir çizgi durumunda olmaktan çıkmıştır.

Son değişiklikte çarşıya dönüştürülen hamamın halvet hücrelerine yeni kapılar açılmış, eyvanlar camekânlarla kapatılmış, kat kazanmak için altındaki cehennemlik kaldırıldığından göbek taşı da alttaki kata indirilmiştir. Nihayet hamamın kadınlar kısmı ile erkekler kısmı arasındaki bölüme de geniş bir geçit açılmıştır.

Müellif:

AYLİN KOÇ

SEMAVİ EYİCE

 


BİBLİYOGRAFYA
Sinan Paşa, Maarifnâme (haz. İsmail Hikmet Ertaylan), İstanbul 1961, s. 26, 254-255, ayrıca bk. hazırlayanın önsözü, s. 3-19; a.mlf., Tezkiretü’l-evliyâ (haz. Emine Gürsoy Naskali), Ankara 1987, hazırlayanın önsözü, s. 1-7; a.mlf., Tazarru‘nâme (haz. Mertol Tulum), Ankara 2001, tür.yer.; Latîfî, Tezkire, s. 193; Mecdî, Şekāik Tercümesi, s. 194; Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, İstanbul 1280, II, 499-500; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 203; Recâizâde Mahmud Ekrem, Kudemâdan Birkaç Şâir, İstanbul 1305, s. 9; Osmanlı Müellifleri, II, 223; Fâik Reşad, Eslâf (haz. Şemseddin Kutlu), İstanbul 1975, s. 53; Abdülkadir Erdoğan, Fatih Mehmed Devrinde İstanbul’da Bir Türk Mütefekkiri Şeyh Vefa: Hayatı ve Eserleri, İstanbul 1941, s. 14; a.mlf., “Onbeşinci Asır Ortalarında İstanbul’da Bir Türk Bilgini: Hızır Bey, Hayatı ve Eserleri”, Konya, sy. 57, Konya 1943, s. 22-28; Abdülhak Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1943, s. 34-35; Danişmend, Kronoloji, I, 204; Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilâtı, lv. 1; a.mlf., “Hızır Bey Oğlu Sinan Paşa’nın Vezir-i Âzamlığına Dâir Çok Kıymetli Bir Vesika”, TTK Belleten, XXVII/105 (1963), s. 37-44; Hasibe Mazıoğlu, “Tazarruât”, Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, s. 447-462; a.mlf., “Sinan Paşa”, İA, X, 666-670; “Sinan Paşa”, Büyük Türk Klâsikleri, İstanbul 1985, II, 270-275; M. Fatih Köksal, Klâsik Türk Şiiri Araştırmaları, Ankara 2005, s. 81-94; Esma Şahin, Sinan Paşa’nın Tazarru‘nâme’sindeki Benzetme Unsurları ve Edebî Tasvirler (yüksek lisans tezi, 2005), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü; Muʿcemü’l-maḫṭûṭâti’l-mevcûde fî mektebâti İstânbûl ve Ânâṭûlî (haz. Ali Rıza Karabulut), [baskı yeri ve tarihi yok], III, 1674-1675; Yusuf Mesut Kilci, “Sinan Paşa (Hoca Sinan al din Yusuf bin Hızır bin Kazı Calalal din)”, Din Öğretimi Dergisi, sy. 28, Ankara 1991, s. 62-68; İhsan Fazlıoğlu, “Ali Kuşçu’nun Bir Hendese Problemi ve Sinan Paşa’ya Nisbet Edilen Cevâbı”, Dîvân: İlmî Araştırmalar, sy. 1, İstanbul 1996, s. 85-101; Meserret Diriöz, “Sinan Paşa”, TA, XXIX, 67-68; Christine Woodhead, “Sinān Pasha, Khodja”, EI2 (İng.), IX, 630-631; “Sinan Paşa”, TDEA, VIII, 19-20.