21.09.2017, Perşembe

Şah İsmail

Akkoyunlu Hükümdarı Rüstem Mirza ordusunu güçlendirmek gayesiyle Şirvanşahlar’ın düşmanı olan Kızılbaşlar’dan istifade etme yolunu seçti ve Şeyh Haydar’ın çocuklarını hapsedildikleri İstahr Kalesi’nden serbest bırakılarak Erdebil’e dönmelerine izin verdi. Rüstem Bey’de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Bey’in yolundan yürüdü o da kız kardeşini Şeyh Cüneyd’e vererek ondan faydalanmayı düşmanlarına karşı güçlü olmak için itikadı bozuk Cüneyd’i kullanmayı düşünmüştü. Şeyh Haydar’ın oğullarının dört buçuk yıl aradan sonra tekrar Erdebil’e dönmeleri büyük heyecan uyandırdı. Kızılbaşlar akın akın büyük coşkuyla Erdebil’e akmaya başladılar. Rüstem Bey Sultan Ali’yi Tebriz’e davet ederek Baysungur’un üzerinde yapılacak olan sefere katılmasını rica etti. O da etrafına topladığı müritleri ve Kızılbaş Türkmenler’le birlikte Akkoyunlu Ordusu’na katıldı, birçok başarılara imza attı. Hacı Köse İsyanı’nın bastırılmasında Kızılbaş Türkmenler önemli rol oynadı. Daha sonra Kür Irmağı kenarında Baysungur’un ordusuna yetişti ilk çarpışmalarda iki tarafta üstünlük kuramadı ancak ikinci savaşta Baysungur öldürüldü. Şeyh Haydar’ın varisi, oğlu Sultan Ali, muzaffer bir komutan gibi Akkoyunlu Sultanı’nın iltifatlarına mahsar oldu ve tarikat şeyhi olarak Erdebil’e döndü. Bu güç gösterisi gerçekten Rüstem Bey’in korkuya kapılmasına sebep oldu. Onların ülkenin zayıf durumundan istifade ederek devletleşebileceklerinden endişelenerek Sultan Ali, İbrahim ve İsmail’i yeniden Tebriz’e getirerek göz hapsine aldı ve Kızılbaşlarla temas etmesinin engellenmesini tembih etti. Müridler çoğalmıştı Kızılbaşların Sultan Ali’yi Şeyhleri gördükleri için nezirler sunmaları devam etti. Rüstem Bey iplerin ucunu kaçırmıştı bu tarikati Safiyyüddinleri kontrol altına almak zorlaşmıştı. Hoy kışlağında iken Sultan Ali’yi öldürmeye karar verip Aybe Sultan ile Hüseyin Bey’i Ali Hani’yi bu iş için görevlendirdi. Sufilerden biri bu haberi Sultan Ali’ye ulaştırınca o başındaki tacı İsmail’in başının üzerine koyup bu suretle kendisinden sonra Kızılbaşların kime itaat edeceklerinin de yolunu göstererek İsmail’i yerine Veliaht eyledi ve onları gece İbrahim’le birlikte Erdebil’e yolladı. Kardeşler kaçış yolunda iken Aybe Sultan ve Hüsyesin Bey’i Ali Hani tarafından Sultan Ali’nin öldürüldüğü haberi geldi. Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Sultan Ali Kızılbaş Türkmenleri üçüncü defa olarak şeyhlerini (liderlerini) kaybetmiş oldular. Safiyyüddin tarikatı büyük badireler atlatmalarına rağmen bu durumda dağılmaları beklenirken Ali Sultan’ın veliaht olarak gösterdiği küçük yaştaki İsmail’e biat ettiler ve şeyhleri olarak benimseyerek daha önce Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar’da olduğu gibi onun vücudunu da kutsal kabul ettiler. Dini söylemlerle tarikatçılıkta kurulan bağ kolay çözülemiyordu. Bunu Türkmenlerin İsmail’e biat etmesinde gördük. Bu durum onlardaki Ehl-i Beyt’ten gelen imametin Safevi şeyhlerinin çocuklarından çıkacağı inancından kaynaklanıyordu. Böyle bir durumu Şah İsmail sonrası ricacı mektuplarında Yavuz Sultan Selim’e yazar. Ehl-i Beyt’ten olduğunu söyler fakat böyle bir durumun kanıtlanmış belgesi ve delili de yoktur. Kızılbaşlar artık iyice tecrübe kazanmış ve tam bir savaş makinesi hâline gelmiş olarak yeni şeyhlerinin hurucunu beklemeye başladılar. Vasi ilan edilen İsmail için artık bundan sonra çok zor yılar geçirecektir. Çünkü Akkoyunlu’lar her yerde kendisini ve kardeşi İbrahim’i aramaya başladılar. Takip edilen kardeşler korku ve endişe dolu bir hayat geçirdiler. Aybe Sultan Erdebil’e gelerek ev ev İsmail’i aramaya başladı. Akkoyunlu Sultanı Rüstem Bey kız kardeşlerinin çocuklarına karşı bu kadar sert bir politikaya yönelmesinin sebebi kendisinin de bizzat şahit olduğu Kızılbaşların inanç farklılıklarından çok güçlerinin kontrol edilemez bir noktaya ulaşmış olmasından kaynaklanıyordu. Yoksa çok İslam dertleri yoktur.

Dede Şeyh Cüneyd Anadolu’yu bir nakış gibi işleyerek kendi batini inancını yaydı. Büyük bir mürid kitlesine, hayli taraftara sahip oldu. O gün atılan tohumlar semeresini veriyordu. Kızılbaşlar o günden beri Safevi Hanedanı’na karşı derin bir saygı ve sevgi ile bağlanmışlardı ki kısa aralıklarla da olsa Şeyhlerini kaybetmiş olmalarına rağmen yine de toparlanabiliyorlardı. Kızılbaşlar bir dağılma yaşamadan ayakta kaldılar. Kızılbaşların yaşları küçük olan Şeyh Haydar ve İsmail’e biat etmelerinin sebebi vücudunun varlığı idi. Kızılbaşlar şeyhlerinde (İsmail) ilâhi tecelliyi görüyorlardı. Fazullah Ruzbihan Hunci’nin; “Bunlar şeyhlerini ilâh gibi görüyorlardı” ifadesi de bunun doğruluğunun kanıtıdır. Böyle bir inanç sistemine nasıl din Müslümanlık diyebiliriz? Kızılbaşların yeniden toparlanmalarına fırsat vermemek için ailenin bütün fertlerini ortadan kaldırma fikri Rüstem Bey’de hakim duruma geldiğinden, henüz 5- 6 yaşlarında olan İsmail’in yakalanıp öldürülmesi için geniş bir takibat başlattı. Kızılbaşlar İsmail’in arandığını öğrenince onu önce Erdebil’e sonra da Rest şehrinde gizlenmesini sağladılar. Bu gizliliğe o kadar çok dikkat ediliyordu ki İsmail’in annesi Alemşah Begüm bile çocuğunun durumundan habersiz kalıyordu. Buna rağmen İsmail’in yerini söylemesi için Alemşah Begüm’e bile işkence yapıldı. Kızılbaşlar şeyhini iyi korudu fakat; Rüstem Bey ferman çıkartarak İsmail’in her ne suretle olursa olsun yakalanmasını ve öldürülmesini emretti. Aybe Sultan İsmail’in Reşt’te olduğunu öğrenince o tarafa yöneldi ve Reşt Valisi’nden İsmail’in iadesini istedi. Halhal hakimi Pürnekli Çakır Bey, İsmail’i almak üzere Reşt’e adam gönderdi. Emire Muzaffer İsmail’in Tul’da bulunmadığına dair yemin etti. Bununla birlikte Sufiler orada kalamayacaklarını anlayıp Kesger’e yöneldiler. Kesger hakimi Siyavuş’a durumu anlatıp yardım istediler. Siyavuş Safaviyye tarikatının müridi olup onları heyecanla karşılayıp üç gün misafir ettikten sonra hep beraber Reşt’e doğru yola çıktılar. Daha sonra İsmail’de onlara katıldı ve bir süre Reşt’teki Mescid-i Sefid’de ikamet ettiler. Korku dolu yıllar geçmek bilmiyordu bu durum kendisinden sonra onda acımasızlığa ve merhametsizliğe sebep olacaktır. Bundaki en büyük etki kaçış süresindeki ölüm korkusudur. Lahcihan Valisi Karkiya Mirza, İsmail’in Erdebil’den kaçarak Reşt’e geldiğini ve Emire İshak’ın onu korumak gayesiyle hiçbir yere çıkarmadığı haberini alınca İsmail’i Lahican’a davet etti. Sufiler İsmail’in geleceğinin yönünü tayin edenler Karkiya Mirza’nın Safeviyye tarikatına bağlılığını bildikleri için Lahican’a gitmeye karar verdiler. Karkiya Mirza İsmail’i karşılayıp Kiya Feridun Medresesi’nin karşısındaki evi onlara tahsis etti. İsmail Lahican’da Şii alimlerinden Mevlana Şemseddin Lahican’dan eğitim aldı ondan Arapça ve Farsça’yı, Kuran-i Kerim ve Şii mezhebinin prensiplerini öğrendi. Küçük yaşta olmasına rağmen ilim ve bilime meraklıydı Şiir yazmasını çok severdi Hata-i mahlasıyla Türkçe Şiirler yazmıştır. Çocuk İsmail Safeviyye tarikatında çok iyi yetiştirildi, üstün savaş teknikleri öğrendi, iyi ata binen, çok iyi ok atan, kılıç kullan çocuk İsmail yiğit bir asker olarak yetiştirildi. Genç delikanlılığa adım atan İsmail cengaver silahşör gibi üstün savaş tekniklerini öğrendi. Çocukluğu ve gençliği korku ve gizlenme ile geçti. Bu yüzden acımasızlığı öğrendi merhameti yok oldu. Hayatını öldürmeye ve intikama kodladı. Büyüyen ve gelişen Safevi Tarikatı’nın lideri İsmail’in artık ortaya çıkma zamanı gelmişti. İsmail 1499 yılında Lahican’ı yedi sufi ile terk eder ve Erdebil’e gelir. Burada annesi Halime Begüm Hatun ile görüşerek hasret giderdi. Erdebil hakimi olan Çakırlı Ali Bey’in baskısı sonucu Erdebil’i terk etmek zorunda kaldı. İsmail 1500 yılının yaz aylarında Erzincan’a gelerek Ustacalu, Tekelü, Dulkadir, Avşar, Kaçkar ve Şamlu ile Varsaklar’dan oluşan Türkmen aşiretlerinin iştirakci ile 7000 bin kişilik bir Kızılbaş topluluğu İsmail’in davetine icabet etti. Artık onun bir ordusu vardır. Bu Kızılbaş ordusu ile 1500 yılında harekete geçerek babasının katili olan Şirvanşah Ferruh Yaşar’ın ordusunu yenerek Şirvan’ı zapt etti. Ferruh Yaşar’ı katlederek babasının da intikamını aldı. İsmail 1501 yılında Azerbaycan’ı ele geçirir, Akkoyunlu’lardan Diyarbekir Hükümdarı olan Elevend Bey’i 1502 yılında mağlup ederek Tebriz’e girer ve burasını kendisine ve devletine başkent yapar. İsmail törenle tac giyerek dedesi Safiyeddün Erdebil’den dolayı Safevi Devleti’ni resmen ilan eder. Tarih sahnesinde ilk Şii Devleti böylece kurulmuş oldu. Şeyh İsmail artık şehylikten, şahlığa terfi etmiştir. O şimdi bir şahtır. Şah İsmail Şiiliği resmi mezhep ilan ederek kurmuş olduğu bu bozuk batini Rafizi inancıyla teşkilatlanıp yayılma siyasetini takip etti. Kendisi tarikat (Safiyyüddin) ehli olduğu için bu bozuk itikadı müridleri eliyle o günkü İslâm devletlerine, komşularına eli, halife, mürid ve fedailerini göndererek, aleni ve gizli olarak Safevi (Şiilik) propagandası yaptılar.

Şah İsmail’in uğruna canını vererek ölüme gidecek müridleri ve fedaileri vardı. Şiilik propagandası ile büyük kitlelere ulaştı. Şah İsmail kendisinin bozuk Şii itikadını yaymak için her türlü hileye başvurdu. Anadolu’daki Türk Birliği Şah İsmail’in Safevi (Şiilik) itikadı ile bozuldu. Türkmen aşiretlerinin bir çoğu Şah İsmail’in inancını tercih ederek şehir ve köyleri boşalttı. Aslında geride kalan Türkmenler arasında da birlik ve huzur bırakmayarak ahaliyi birbirine düşürerek fitne ve fesada yol açtı. Tefrikaya düşen Türkmenler ne yapacaklarını bilmiyorlardı, Anadolu’da artık bölünmeler başlamıştı. Böylece Şah İsmail’in siyaseti meyvelerini veriyordu. Güçlenen Safevi Ordusu’na büyük kitleler halinde katılımlar oluyor, Şah İsmail büyük devletinin temellerini atıyordu. Safevi Devleti 1503 yılında Irak-ı Acemi, Fars ve Kirmani olarak Akkoyunlu’ları ortadan kaldırdılar. Şah İsmail’in Kızılbaş Ordusu zaferler kazanıyor başlarındaki genç dinamik ve cesur bir hükümdarın önlenemez yükselişine kimse dur diyemiyordu. Küçük bir çocuğun Şeyhin kurmuş olduğu Safevi Devleti gün geçtikçe güçleniyordu. Safevi Devleti’ni büyüten Şah İsmail tarih sahnesinde yeni bir sayfa açıyordu. 24 Eylül 1503 tarihinde Sivas’a girmiş Azerbaycan, Pers, Irak ve Acem diyarı taraflarında hakimiyetini kurmuştur. Şahlığa yükselen İsmail fetih etmiş olduğu yerlerde Sünni halkı ve Ehli sünnet alimlerini kılıçtan geçiriyor, yapılan bu zalimlikler Osmanlı Devleti’nin tepkisine yol açıyordu. Şah İsmail 1504 yılında Yezdi, fetih etti. Artık bu olaydan sonra Osmanlı-Safevi ilişkileri bir daha hiç düzelmedi. Gerçi bu duruma biraz da Sultan II. Bayezid’in yumuşak davranması sebep oluyordu. Şah İsmail’in Safevi Ordusu 1504 yılında Gazvine girerek Ashab-ı Kiram’dan Seyfullah lakaplı büyük mücahit Allah (C.C.) Yeryüzünde çekilmiş kılıcı Irak’ın fatihi, büyük sahabi Halid bin Velid’in soyundan gelen (Halidiyeler)’den beş bin kişiyi katlederek ne kadar zalim ve acımasız bir hükümdar olduğunu herkese gösteriyordu. Şah İsmail’in ordusu 1507 yılında Osmanlı topraklarından izin almaksızın şimşek gibi geçerek Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in iki oğlunu öldürttü. Sünni halka karşı büyük katliamlar yaptı, bu olaya sadece Şehzade Selim tepki gösterdi. Babası Sultan II. Bayezid’i gevşeklikle ve önlem almamakla suçladı. Çocuk şah’a çok yüz vermesini hazmedemedi. Şah İsmail geçmiş sultanların mezarlarını açtırarak kemiklerini yaktırdı onun gazabından sadece diriler değil ölüler bile nasibini alıyorlardı. Kızılbaş Ordusu katliamlara sebep olurken, Osmanlı Devleti’nin bu duruma sessiz kalması gerçekten manidardır. Safevi Ordusu Erciş, Ahlat ve Bitlis’i ele geçirerek Elbistan’a kadar ilerledi. Diyarbekir Hakimi Emir Bey Şah İsmail’e bağlılığını arz ettiyse de Sünni olan ahali bozuk itikatlı olan Şii Safevi’leri kabul etmedi. Diyarbekir büyük uğraş ve mücadelelerden sonra Safevi’lerin hakimiyetine girdi. Katliamcı ve zalim anlayış kendisinden olmayana hayat hakkı tanımıyor, o dönemde yarı vahşi olarak yaşayan batılı Halı zihniyetli Hıristiyanları andırıyordu. Safevi devleti gün geçtikçe büyüyor, topraklarının sınırları genişleyerek büyük bir devlet haline geliyordu. Şah İsmail şöhretine şöhret katıyor, bozuk itikatlı Şii inancı hızla yayılıyor, çok taraftar topluyordu. Şah İsmail 1508 yılında Bağdat’ı alarak şehri yakıp yıkarak zalim katliamlara sebep oldu. Onların zihniyeti bu idi. Safevilerin şehir kurmak, onarmak, imar etmek, yerleşik düzene katkı sağlamak gibi bir düşünceleri yoktu. Safevi’lerin bütün gelir kaynaklarını yağma ve talan üzerine kurmuştu. Bağdat’ın fethinin en önemli olayı Safevi’lerin yaptıkları kötü tahribattır, Ehl-i sünnetin kurucusu Sünni inancının fikir babası olan büyük insan İmam-ı Azam Ebu Hanife (Numan bin Sabit) hazretlerinin Azamiye’deki türbesini ve Ehl-i Beyt’ten evladı Rasul olan şanlı zat Abdülkadir-i Geylani’nin ve pek çok İslâm büyüğünün, alimlerin türbelerini tahrib ederek ne kadar zalim ve bozuk itikatlı batini inanca sahip olduğunu, yapığı katliamlarla (Müslümanlara) karşı zalim Şah olduğunu herkese ve insanlığa karşı bir kez daha gösterdi. Şah İsmail Bağdat’a bir vali tayin ederek ona Halifet-ül Hülefa yani halifeler halifesi ünvanını verdi. Şah İsmail’in amacı o gün Mısır’da bulunan Abbasi halifeliğini küçültmek ve küçük düşürmekti. Mısır Memlükluları gerek kendilerine tabi olan Dulkadiroğulları’na, gerekse Ehl-i sünnete yapılanlara karşı hep seyirci kaldılar. Memlük Devleti Osmanlı Türkleri’ne karşı bile Şah İsmail’le iş birliği yapmaktan çekinmemişlerdi. Şah İsmail 1509 yılında Bakü’yü aldı. Safevi’lerin doğusundaki Sünni Özbekler Horasan’ı ele geçirince Şah İsmail Özbek Han’ı Muhamed Şeybek Han’a haber göndererek bölgeden çıkmasını istedi. Bu isteği Şeybek Han tarafından kabul edilmedi. Sünni Özbek Ordusu’yla Kızılbaş Şah İsmail’in ordusu arasında çetin bir savaştan sonra Özbek ordusu dağıldı ve Kızılbaşlar üstünlük sağlayarak Özbek’leri yendi. Şeybek Han o kargaşadan kaçarken birbirine giren askerlerin atlarının altında can verdi. Savaş meydanında kalanların hepsi kılıçtan geçirilerek öldürüldüğünü Ahsenü’t Tevârih adlı eserin sahibi Rumlu Hasan ifade etmektedir. Kızılbaşlar Şeybek Han’ın cesedini buldular ve Şah İsmail’in emriyle kendilerine göre kötülük dolu kafasını (1510) bedeninden ayırdılar ve derisini yüzüp saman doldurduktan sonra Rum (Osmanlı) Padişahı Sultan II. Beyazid’e gönderdiler. Kafatasını da altın veya gümüşle kaplayıp kadeh hâline getirdiler ve sarap doldurup orada (düzenledikleri) cennet âyin toplantı da dolaştırdılar. Rumlu Hasan’ın ifadeleri Safevi’ler için övünç kaynağı olarak ifade ediliyor. Böyle bi zalimliği Yavuz Sultan Selim Han yapmış olsaydı Şiiler onu en ağır şekilde eleştirirlerdi. Şah İsmail Çaldıran’da Osmanlı Padişahı I. Selim’e yenildiği zaman yazmış olduğu özür mektubunda Ehl-i Beyt’ten olduğunu inancı Caferi’liğin altın gibi olduğunu fakat kafasını kestiği Şeybek Han’ın altınla kaplamış olduğu kafatasından şarap içtiğini yine Safevi kaynakları belirtir. Dini dayanaktan yoksunluk kendi bindiği dalı kesen ve tuzağa düşen, İslâm dininin emir ve yasaklarından uzak din dışı bir inancın sahibi olduklarını Ahsenü’t Teravihin yazarı Rumlu Hasan eserinde belirtmektedir. Şah İsmail Nery Şehri’ne girerek halkın canını bağışlayacağını bildirdi. Şeybek Han’ın vezirlerinden Hoca Muhammed Surh, Mervin anahtarını getirip Şah İsmail’e biat etti. Safevi Ordusu daha sonra Herat üzerine yürüdü Şeybek Han’a yardıma gelen Ubeyd Han Şeybek Han’ın ailesini yanına alarak şehri boşalttığı için Şah İsmail şehre savaş yapmadan girdi. Herat’ta ahali Şiiliğe davet edildi. Hutbenin on iki imam adına okunmasını Hz. Aişe, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman’a lanet ve küfür edilmesini istedi. Hafız Zeyneddin minbere çıkıp talep edilenin aksine küfür etmeyeceğini ve lanet okumayacağını bildirince feci şekilde öldürüldü. İşte İslami anlayış ve tarz bu söylemlere İslam demek büyük bir günah sayılmaz mı? Herat Şeyhülislâmı Seyfeddin Ahmed Oniki imam adına hutbe okumayı reddedince Herat pazarında yakılarak öldürüldü. Bu uygulama İslâm dinini toptan inkâr etmek demek değil mi? Bugünkü akılın mukayesesi bu değerlendirmeleri yok sayması zül olarak görülmelidir. Herkes kendi penceresinden bakınca haklı olduğunu belirtecektir. Zalimlik kötü şöhret din dışı uygulamalar Müslüman Sünni halka ve alimlere yapılanları nasıl görmezden gelerek Şah İsmail’i nasıl seveceğiz? Batiniliğin her kötülüğünü uygulayan bu zihniyeti nasıl kabul edeceğiz? Şah İsmail daha sonra (1511) Mavuraünnehir (Nehrin ötesi) üzerine yürüdü. Belh dahil olmak üzere birçok şehri antlaşma ile alarak Irak’a geri döndü. Bütün Mavuraünnehir’i kendisine bağladı artık ona kimse karşı koyamıyordu. Şah İsmail’in yükselişine kimse dur diyemiyor, karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu. Osmanlı Devleti’nin Padişahı Sultan II. Beyazid’in son dönemleridir ve yaşlı bilge veli sultan bir imparatorluk yönettiğinin farkında değildir, çünkü bu katliamlara Sünni Müslümanların öldürülmesine sessiz kalarak Şah İsmail’in haklı bir şöhrete ulaşmasına adeta vesile olmuştur. I. Selim’e babasına karşı isyan etmesini eleştiren tarihçilerin bu gerçekleri analiz edemediklerini düşünüyorum. Şah İsmail’in namı ve şöhreti dünyayı tutmuştu, o da gerçek bir kral gibi davranıyor zaferden zafere koşuyordu. Ona dur diyebilecek bir irade o gün için yoktu. Şah İsmail Çaldıran’a gelene kadar dört büyük meydan savaşı kazanmış haklı bir şöhretin sahibi yiğit ve korkusuz cesur bir Türk Şahı’ydı fakat adalet anlayışından da yoksundu. Osmanlı Padişahı I. Selim’e Yavuz ünvanını kazandıracak olan Çaldıran gibi bir savaş yaşanılan yenilgi, Şah İsmail’in şöhretini zedeleyecek itibarını sıfırlayacaktır. Artık ölmezlik ve yenilmezlik büyüsü de böylece sonlanacaktır. İki Türk Sultanı yiğit kahraman askerlerin düellosu Çaldıran meydanında sahne alacaktır. Safevi’lerde kendi tarihleri açısından Türk kimliğini ortaya koyarak Şah İsmail’le var oldular, Türkmenler onu sevdiler bu büyük Şaha inandılar ve Türk Milleti iki devlet halini alarak uzun yıllar kandaş topluluk mücadele ettiler. İki testiden birisi kırılacaktı üstün olan taraf Osmanlı Türkleri oldu.