11.09.2016, Pazar

Muhyiddin İbnü-l Arabi

Muhyiddin İbn-i Arabi, Muvahhidun döneminde 27 Ramazan 560'da Mürsiye (Murcia), İspanya'da doğdu. Bilinmeyen bir sebeple 8 yaşında ailesiyle birlikte İşbiliye'ye (bugünkü Sevilla) geldi (muhtemelen babasının memuriyeti nedeniyle). Ailesi, Arap Tayy kabilesine mensuptu. Yakın ataları hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfûz ve itibâr sâhibi kimseler olduğu anlaşılıyor. Akrabaları arasında tasavvûfî bilgilere sahip kimseler vardı. Dayısı Ebû Müslim el-Havlânî de, kutupların büyüklerinden sayılır..

İlk tahsilini bu şehirde yaptı, uzun bir süre burada kaldı. Çocuk yaşlarında Ahmed İbnu'l-Esirî adında genç bir Sufi ile arkadaş oldu. İbnu'l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş, her sahada ve özellikle tasavvufî marifetler sahasında hiçbir şey bilmezken ve bu hususta hiçbir kitap da okumadan, keşif ve keramet yoluyla birçok şeylere muttâlî olarak halvetten çıktı.

Endülüs'te bir süre daha kaldıktan sonra, seyahate çıktı. Şam, Bağdat ve Mekke'ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüştü. 1182'de İbn-i Rüşd ile görüştü. Bu görüşmeyi eserinde anlatır. Bu İbnu Rüşd'ün bilgi'nin akıl yoluyla elde edileceğini söylemesiyle meşhûr olduğu yıllardır. 17 yaşındaki genç Muhyiddin gerçek bilgi'nin sadece aklımızdan gelmediğine, böyle bir bilginin daha çok ilham ve keşf yoluyla elde edilebileceğine inanmıştı.

Bu senelerde Şekkaz isminde bir şeyhle tanıştı. Bu zât, küçük yaşlardan itibaren ibadete başlayan, Allah korkusu taşıyan, hayatında bir kerecik olsun ‘ben' dememiş olan ve uzun uzun secde eden bir kimsedir. Muhyiddin, o ölene kadar onunla sohbete devam etti. 1182-1183'de İşbiliyye'ye bağlı Haniyye'de Lahmî isimli bir şeyhden, bu zâtın adını taşıyan bir mescitte Kurân dersi aldı.

1184-1185'te Ureynî isimli bir şeyhle tanıştı. Eserlerinde ondan "ilk hocam" diye bahseder ve kendisinden çok faydalandığını söyler. Ureynî, Ubudiyet [kulluk] meselesinde derin bir bilgiye sahipti. Bu yıllarda Martili adlı bir şeyhten de istifade etti. Ureynî, O'na: 'Sadece Allah'a bak' derken Martilî; ‘Sadece Nefsine bak, nefsin hususunda dikkatli ol, ona uyma' diye öğüt vermişti. Martilî'ye bu zıt önerilerin içyüzünü sordu. Bu zât, kendi nasihatinin doğruluğunda ısrar edecek yerde, ‘Oğlum, Ureynî'nin gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir. Ona uyman lazım. Bizim ikimiz de, kendi hâlimizin gerekli kıldığı yolu sana göstermiştir' dedi.

Bu yıllarda İşbiliyye'de Kordovalı Fatma adında yaşlı bir kadına (tanıştıklarında 96 yaşındadır) 14 sene hizmet etti. Bu kadın, erkek ve kadınlar arasında müttaki ve mütevekkile olarak temayüz etmişti. Çok iyi bir kimseyle evliydi. Yüzü o kadar güzeldi ki, İbnu'l-A'rabi onun yüzüne bakmaktan utanırdı.

1189'da [Ebu Abdullah Muhammed eş-Şerefî] adında biriyle tanıştı. Kendisi doğu İşbiliyye'li olup, Hatve ehlindendi. Beş vakit namazını Addis Camii'nde kılardı. İbadete aşırı düşkünlüğünden namaz kılmaktan ayakları şişerdi.

Arabi, İşbiliyye'deyken (1190) hastalandı. Okuma kabiliyetini kaybetti. 2 Yıl bu halde kaldıktan sonra 589'da (Hicri) Sebte Şehri'ne giderek orada ahlak makamına erdiğini söylediği İbnu Cübeyr ile tanıştı. Bir süre sonra İşbiliyye'ye döndü. Aynı yıl Tlemsen'e geldi. Burada Ebu Medyen (ö.594) hakkında gördüğü bir rüyayı anlatacaktır.

1196'da Fas'a gitti. Orada yaptığı Seyahatler sırasında büyük şöhret kazandı. 1198'de tekrar Endülüs'e geçti. Gırnata Şehri dolaylarındaki Bağa kasabasında Şekkaz isimli bir şeyhi ziyaret etti. Onun Tasavvuf yolu'nda karşılaştığı en yüce kimse olduğunu söyler. 1199-1200'de İlk defa Hac için Mekke'ye gitti. Orada [el-Kassar] (Yunus ibnu Ebi'l-Hüseyin el-Haşimi el-Abbasi el-Kassar) isimli bir şahıs'la sohbet etti. Hac'dan sonra Mağrib'de, oradan da Ebu Medyen'in şehri olan Becaye'de bulundu. Bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi ve Ruhu'l-Quds, Tacu'r-Rasul adlı eserlerini yazdı.

1204'de Medine, Musul, Bağdat'ta bulundu. Musul'da, et-Tenezzülatu'l-Musuliyye'yi yazdı. Musul'dan ayrıldıktan sonra Konya'ya geldi. Orada tanıştığı Sadreddin Konevi'nin dul annesi ile evlendi. Konya'da iken Risaletü'l-Envar'ı yazdı. Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram gördü. Sonra Mısır'a geçti; tekrar Mekke'ye geldi ve burada bir süre kaldı. Mekke'de el-Futuhatu'l-Mekkiyye, Fusus'u rüya'da gördüğü Peygamber'in emriyle ve O'nun istediği şekilde yazdığını, bu eserin önsöz'ünde belirtir. "Veliler bilgilerini, peygambere vahyi getiren meleğin aldığı kaynaktan almaktadırlar." Bağdat ve Halep'te bir süre dolaştıktan sonra 612/1215 de tekrar Konya'ya geldi. 617 de Şam'a yerleşti. Zaman zaman civar şehirlere seyahatler yaptı. 638 de 22 R.Evvel'de (1239) Şam'da öldü. Kabri Şam şehri dışında Kasiyun Dağı eteğindedir.
 (5 Şubat 1518) Yavuz Sultan Selim, Şam'ı Osmanlı toprağı yaptığında oraya türbe, camii ve imaret inşa ettirdi.

Yavuz Selim Han, mısır'a açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru giderken, yolda, hayatına Şam'da son verilen Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ni ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin, Şın'a girdiğinde Muhyiddin'in kabri meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman zaman aklına takılıp  duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete iyi gözle bakılmadığını anlattılar.

Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi. Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekild gelen türbe, cami ve imaret, külliye olarak ortaya çıktı.

Ayrıca, Muhyiddin-i arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak:

"Sizin taptığınız benim ayağım altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradanküp içinde altın çıktı. bundan Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin: "Siz Allah Teâla'ya değil de paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idmına sebep, hazretin bu sözleri olmuştu.

*Selim Han, çıkan altınları Şam'ın fakirlerine dağıttı. "Sin" den maksadın Selim, "Şın" dn maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.

İbn Arabî gerek yaşadığı dönem içerisinde gerekse vefatından sonra sürekli tartışılmış ve hatta neredeyse zahir-batın ilimlerinin ayrışma noktasındaki spekülasyonlarda her zaman odak noktası olmuştur. Bunun bir nedeni kendisinden önce dile getirilmemiş ya da sembolik ifadelerle örtülmüş marifet ilmine dair birçok konuyu eserlerinde ve sözlerinde açıkça beyan etmesi olduğu kadar kendine has üslubunun çok derin ve karmaşık bir yapısı olmasıdır. Belki bu nedenle üstadın kendisi eserlerini avamın okumasını men etmişse de şüphesiz dünyanın birçok yerinde tasavvufun derinliklerine merak salan hemen herkes bir şekilde referans noktası olarak ona dayanmak zorunda kalmıştır. Belki bu durumdan ötürü tasavvufa hâkim olmayanlar ya da sufi olmayanlarca her zaman yanlış anlaşılmış ve bu yanlış anlama neticesinde kimileri ona olduğundan daha farklı bir libas biçerek İslam'ın dışında bilgelik atfederken Bâtınî ilimlerden uzak bazı Müslümanlar ise onu zındıklıkla suçlayacak kadar ileri gidebilmişlerdir. Hatta denilebilir ki yüzyıllar boyunca tasavvufa dönük neredeyse tüm eleştirilerin odağında İbn Arabî ve eserleri durmuştur.



Bununla birlikte metafizik, kozmoloji, ahlak, İslâmî ilimler, psikoloji gibi çok geniş bir perdede eserler vermiş olsa da İbn Arabî'nin gözlemlenebilen en büyük etkisi kendinden önce net bir sistem taşımayan tasavvufu “Vahdet-i Vücud Teorisi” ile sistemleştirmesi ve böylece kendinden sonrakiler için büyük bir kolaylık sağlamasıdır ki zaten “Şeyh'ül Ekber”(en büyük şeyh
) lakabının yakıştırılma sebebi de budur.

Muhyiddin İbn Arabi'den önce ifadeleri olsa da onun tarafından sistematik bir şekilde dile getirilip ortaya konulduğu için ona atfedilen “Vahdet-i Vücud Teorisi” varlığın aşkın birliğini ifade eder. Ancak bu anlaşılması zor bir konu olduğu için onun marifet ilmiyle ortaya koyduğu metafizik doktrinleri sıradan bir felsefe gibi ele alınmış salt bu nedenden ötürü geçmiş dönemlerde zındıklıkla suçlandığı gibi maalesef modern dönemlerde de tamamen farklı şekillerde anlaşılıp panteist, monist ve hatta tabiat mistiği olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.

Oysa ki “Vahdet-i Vücud”un ortaya koyduğu mana şu şekilde belirtilebilir; mevcudat varoluşunu Allah'ın varlığından almaktadır ancak Allah Mutlak Hakikat olarak müteal yani aşkındır. Burada Mutlak Hakikatten ayrı olarak müstakil bir gerçeklik planı tasavvur etmek İslam'da en büyük bir günah kabul edilen şirke girmek olarak değerlendirilir. Çünkü bu şekilde bir tasavvur açıkça düalite inancı oluşturmakta ve kelime-i tevhitle formulize edilmiş olan “mutlak hakikatten başka hakikat yoktur” manasına gelen “la ilahe illallah” (hiçbir ilah yok, sadece Allah) ifadesini inkâra sapmak demektir.

Vahdet-i Vücud düşüncesinde; kendinden ibaret olan Zat her ne kadar tasavvur ve idrak edilemez olarak mutlak aşkın ve değişimin dışında olarak nitelendirilse de tasavvuf ıstılahında taayyün denilen kendini belirleme halinde belirli modelleşmelere sahiptir. Yani esasta Mutlak Teklik düzleminde kendinden başkası olmayan bir hiçliğe, Ahadiyete sahipse de bir olma (Vahdaniyet) düzleminde kendinde gördüğü ve bildiği sıfatlar söz konusudur. Ancak bu sıfatlara “O'dur” denilemeyeceği gibi, “O değildir” de denilemez. Bu İbn Arabî'nin şu ifadesinde gözlemlenebilir: “O, birliksiz bir (Vahid) ve tekliksiz tektir (Ahad).”

 

Sözleri

                                              

"Sahih bir Akide, tümü ile Keşf ve Şuhud'a dayanır."

"Keşf'te kat'iyyen Hata olmaz ama İstidlal'de Yanılmalar çok olur."

"Eserlerimi Akla ve Fikre dayanarak değil, sadece İlham Meleği'nin kalbime getirdiği Nefese istinat ederek yazıyorum."

"Futuhat'ın hiçbir Bölümünü İrademe ve Aklıma dayanarak yazmış değilim. Allah ilham Meleği ile ne şekilde İmla ettirdiyse o tarzda kaleme aldım."

"Bilgilerimizin tümü Zevk'e, yani Yaşama'ya ve İç Tecrübe'ye dayanmaktadır. Ulum-i Zevkiyye'nin Kaynağı İlahî Tecelli'dir. bazen doğru bir Haber ve Sıhhatli bir Nazar Yolu ile de Bilgi Sahibi olmaktayız."

"Bütün insanların İlah konusunda bağlı kaldıkları Akideler vardır. Ben bunların hepsine inanıyorum ve bağlanıyorum."

"Alem'de Tek bir Varlık vardır. O da Vucudu Mutlak olan Allah'ın Varlığıdır. Diğer Varlıklar bu Varlığın çeşitli Zuhurları ve Değişik Tecellileridir. Var zannedilen Şeyler aslında Vehim ve Hayalden İbaret'tir."

"Allah'a Hamd olsun, İlim Konusunda Hz. Peygamber'den başkasını Taklit etmedim. Bilgilerimizin hepsi Hata'dan korunmuştur. Nakle ve Rivayete dayanmaz."

"Sizi kuşatan bu Rahmet'i daha da genişletiniz"

"Bir kimse hakikaten Arif olursa, Din'i ve ilahî Gerçeğe Aşina bulunursa, belli bir Akide ile Mukayyet olmaz, Muayyen görüşlere Bağlı kalmaz."

"Hakiki Mana'daki Hukema, Ulema-billah'tır, yani Allah'ı bilen ve Allah'ı kabul eden kimselerdir." Bir kimseye Hikmet verilmişse ona çok Hayır verilmiştir."

"Hikmet, Nübüvvet'i bilmektir. Davud hakkında, "Allah ona Mülk ve Hikmet verdi" buyruldu. Filozof, Muhibb-i Hikmet Manasına gelir. Akıl Sahibi olan herkes Hikmet'i sever. Felsefe de Hubb-i Hikmet yani Hikmet Sevgisi demektir. Müslümanlar'ın Hal ve Zevk Sahibi olan Eflatunu İlahi'den hoşlanmamaları, Felsefe Kelimesinin Manasını bilmemelerinden ileri gelir."

"Ey Kardeş! Filozof'un ve Mutezile Alimi'nin Sözünü al, üzerinde düşün, kendini azıcık Hidayet Yolu'na sevk et. Bu sayede belki de söylenen Söz senin için açıkça anlaşılır hale gelecektir. kıyamet Günü "kendime yazık ettim, şüphesiz ki bundan Gafil idim, hatta bu hususta Haksızlık etmiştim", demenden böyle davranman daha Güzel değil midir?"

"Dinî ve İlahî Konularda, Aklî bir Delilin Kabul ettiğini, aynı Mahiyetteki diğer bir Aklî Delil reddeder. O halde bu Sahada Akl'a nasıl güveneceksiniz?"

"Rivayet Yolu ile gelen nice Sahih Hadisler vardır ki, bunlar Raviler'e göre Sahih olduğu halde, Keşf Sahibi olan bu Zat'a göre Sahih değildir. Zira bu Hadis'in Sahih olup olmadığı Rasulullah'a sorulmuş, Rasulullah bu Hadis'in Mevzu olduğunu ona Haber vermiş, o da bu Hadis'le Amel etmeyi terk etmiştir. Fakat Sened'i Sahih olduğu için Nakilciler bu tür Hadisler'le Amel ederler. Sened'i Zayıf olan nice Hadisler vardır ki Ehli-Keşf için Sahih'tir. Zira Rasulullah'tan işitmiştir."

Filozoflar sırf bu İsmi aldıkları için kötülenmiş değillerdir. İlahiyat'la ilgili konularda hata ettiklerinde Zem olunmuşlardır. Filozof Muhibb-i Hikmet demektir. Şüphe yok ki aklı başında olan her İnsan Hikmet'i sever.

Filozof'un Dini yoktur, demene gelelim. Filozofun Dininin olmaması, söylediği her Söz'ün Batıl olduğuna Delalet etmez ki! Akıl Sahibi bir kimse bunun böyle olduğunu İlk Nazar'da idrak eder."

"Biz ve bazı ârifler, birtakım marifetleri ve sırları açıkladığımız için ezâ ve cefâya maruz kaldık. "Zındık'sın" diye aleyhimizde Şahitlik yaptılar. Katlanılması son derece Zor sıkıntılara Duçar olduk. Böylece kavmi tarafından tekzip edilen- pek azı müstesna kimsenin İman etmediği- Peygamberler gibi olduk. Bizim Baş Düşmanımız, Fikirlerinde Taklit üzere olan Mukallidler'dir.

"Şeriat'ın Derin Konularını ve Tevhid İlmi'nin Müşkil Meselelerini anlamak isteyenler, aklın ve Rey'in verdiği bütün Hükümleri terk etmeli ve Allah'ın Şeriat'ının önüne geçerek, kendileriyle Niza yapan Akl'a şöyle Hitap etmelidir: "Ey Akıl Sen de benim gibi Kul'sun, Mahluk'sun! Allah'ın kendisine nispet ettiği Hususları, senin gibi kendisinin ne olduğunu anlamaktan bile Aciz olan bir Varlığa istinat ederek nasıl terk edebilirim? Sen kendini bilmiyorsun, Rabb'ini nereden bileceksin?

Tevhid ve Tasavvuf İlmi, aklın Tavrının üstündedir, Dahilinde değildir. aklın bir hududu vardır, bu Sınır'ın ötesine gidemez.

Şeriat'ın biri Aşağı, diğeri Yüksek iki Dairesi vardır. Aşağı Dairesi Ehl-i Fikr, yukarı Dairesi Ehli Keşf içindir. Keşf Ehli'nin söyledikleri sözlerin, kendi Dairelerinde bulunmadığını gören Fikir Ehli, Keşf Ehli'nin Sözlerini Red ve İnkar eder ama, Keşif Ehli, Fikir Ehli'nin Sözlerini Red ve İnkar etmez. Hem Fikir hem Keşif Sahibi olanlar, Zamanın Hakimidirler. Musa ile Hızır'ın kıssaları buna şahittir.

Tasavvuf'a karşı olan fıkıhçı, Kelamcılar için şöyle der: "Bunlar üzerinde Güneş Tutulması hiç Eksik ve Zail olmaz."

"Peygamberler için firavunlar ne ise, Rusum Uleması, Veliler için odur. Fukaha ve Ashab-ı Fikir, Velilerin firavunları ve Allah'ın Salih Kulları'nın Deccal'leridir" 

TÜRBESİ

Şam'da Kasyun Dağı eteklerindeki Salihiye'de