18.01.2013, Cuma

Damat Rüstem Paşa

1500’lü yılların başında Saraybosna yakınlarında Butomir veya Sarajevsko Polje’nin batısındaki bir köyde doğduğu, ailesinin Opukoviç yahut Çigaliç adıyla anıldığı rivayet edilir. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii hazîresinde medfun akrabalarının mezar taşlarında aile adı Çigaliç olarak kayıtlıdır. Hırvat, Boşnak, Sırp veya Arnavut olduğuna dair kayıtlar da vardır. Venedik Balyosu Bernardo Navagero, onun Saraybosna yakınlarında küçük bir köyde yaşayan bir Sırp köylüsüne domuz çobanlığı yapan bir kişinin oğlu olduğunu yazar (Zinkeisen, III, 82). Babasının adı kayıtlarda Abdurrahman, Abdürrahim, Abdülhamid, Abdülmuin ve Mustafa şeklinde geçer.

Acemi Ocağı’na ne zaman alındığına dair kesin bilgi bulunmamakla birlikte Rüstem Paşa’nın Bernardo Navagero’ya bizzat anlattığına göre haracını ödeyemeyen ilk efendisi tarafından haracın yerine köle olarak sultanın Galata’daki sarayına teslim edilmiş, burada kısa zamanda dikkatleri üzerine çekmiş ve iç oğlanı olarak saraya getirilmiştir (a.g.e., a.y.). Navagero ayrıca yine paşadan naklen nasıl yükseldiğini de aktarır. Sarayda Kanûnî Sultan Süleyman’ın elindeki bir şey pencereden düşmüş, padişahın yanında bulunanlar düşen eşyayı yakalamak için merdivenlerden inerken genç Rüstem pencereden atlamış ve bu hareketiyle padişahın gözüne girmiştir (a.g.e., a.y.). İlk görevi veya görevleri hakkında kesin bilgi yoktur. Kaynaklarda Has Oda’da yetiştikten sonra rikâb ağası olarak çıktığı kaydedilir (Âlî Mustafa Efendi, vr. 340a). Mohaç seferine silâhdar sıfatıyla katıldığı bilinmektedir. Sefer dönüşünde padişah İstanbul’a girmeden bir gün önce 6 Safer 933’te (12 Kasım 1526) büyük mîrâhurluğa tayin edildi (Feridun Bey, I, 566). Daha sonraki birkaç yıla ait kayıtlarda da büyük mîrâhur olarak görünür (BA, KK, nr. 1564, s. 34, 85, 105).

1533’te İstanbul’da bulunan Daniello Ludovisi, Vezîriâzam Makbul İbrâhim Paşa’nın sultanın gözüne giren Rüstem’i Anadolu’da bir sancağa tayin ederek İstanbul’dan uzaklaştırdığını söyler (Zinkeisen, III, 76-77). Nitekim Rebîülevvel 941’de (Eylül 1534) büyük mîrâhurlukta Mehmed adlı birinin görülmesi onun bu görevden ayrıldığına işaret etmektedir (BA, KK, nr. 1564, s. 223). Rüstem Bey isimli bir kişi ise Rebîülâhir 942 (Ekim 1535) tarihli bir kayıtta Teke sancakbeyidir (BA, KK, nr. 1564, s. 223). Bu durumda onun büyük ihtimalle 1533’te Teke sancak beyliğine gönderildiği söylenebilir. Rüstem Paşa’nın taşraya Diyarbekir beylerbeyi olarak çıktığı belirtilmekle birlikte 933-942 (1527-1535) yıllarına ait kayıtlara göre Diyarbekir beylerbeyiliğinde Hüsrev Paşa, Yâkub Paşa, Süleyman Paşa ve Mehmed Paşa bulunmuştur (BA, KK, nr. 1564, s. 185, 223, 226, 249; Bostan Çelebi, vr. 101b, 103a, 130b, 143b, 160a-b, 166a). Rüstem Paşa, Vezîriâzam İbrâhim Paşa’nın Ramazan 942’de (Mart 1536) katlinden sonra, onun yakınlarından Mehmed Paşa’nın azledilmesiyle Dulkadır beylerbeyiliğine getirilmiş, Karaman Beylerbeyi Lutfi Paşa’nın Rumeli beylerbeyiliğine tayiniyle de Karaman valisi olmuştur (a.g.e., vr. 161b-162a). Bunun hemen ardından Diyarbakır Beylerbeyi Mehmed Paşa Anadolu beylerbeyi olunca Diyarbekir beylerbeyiliğine tayin edilmiştir (a.g.e., vr. 164a). Rüstem Paşa pek bilinmeyen ve kısa aralıklarla yapıldığı anlaşılan Dulkadır ve Karaman beylerbeyiliği görevlerine tayin edilmiş, ancak fiilen valilik yapmamış olmalıdır. Rivayete göre Kanûnî Sultan Süleyman, Hürrem Sultan’ın da yönlendirmesiyle Enderun’dan tanıdığı Rüstem Paşa’yı kızı Mihrimah Sultan ile evlendirmek istemiş, ancak muhalifleri bu evliliği önlemek için Rüstem Paşa’nın cüzzamlı olduğu rivayetini yaymış, Kanûnî de işin aslını öğrenmek üzere tabiplerden Mehmed Bey’i Diyarbekir’e göndermiştir. Tabip paşanın üzerinde bir bit (kehle) bulunca onun cüzzamlı olmadığını anlamış ve padişaha damat yapıldığına dair hatt-ı hümâyunu Rüstem Paşa’ya vermiştir. Rüstem Paşa bu hadiseden dolayı “kehle-i ikbâl” diye anılmıştır. Ancak büyük ihtimalle bu rivayet doğru olmayıp daha sonraki siyasî çekişmelerin geç tarihli kaynaklara bir yansımasından ibarettir.

Safevî şehzadesi Elkas Mirza’dan gelen hediyelerin takdimi sırasında Rüstem Paşa’yı (ortada) gösteren minyatür (Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517, vr. 498b’den detay)



Safer 945’te (Temmuz 1538) Boğdan seferine çıkılırken Vezir Mustafa Paşa’nın vefatı dolayısıyla yapılan yeni düzenlemede Rüstem Paşa, Anadolu beylerbeyiliğine tayin edildi. 15 Receb 946’da (26 Kasım 1539) Atmeydanı’nda düzenlenen Şehzade Bayezid’in sünnet düğününe katıldığında vezir rütbesini almış olmalıdır. Sünnet düğünü sürerken Rüstem Paşa ile Mihrimah Sultan’ın nikâhları 23 Receb’de (4 Aralık) kıyıldı (Aydın, III [1983], s. 5). Lutfi Paşa’nın azledilmesi ve yerine Hadım Süleyman Paşa’nın vezîriâzam olması sırasında ikinci vezirliğe getirildi (Muharrem 948 / Mayıs 1541). Vezir olarak 1541’de ve 1543’te padişahla birlikte Macaristan seferine katıldı; devlet idaresinde her geçen gün biraz daha etkili olmaya başladı. Vezîriâzam Hadım Süleyman Paşa divanda Vezir Deli Hüsrev Paşa ile kavga edip azledilince 17 Ramazan 951’de (2 Aralık 1544) vezîriâzam tayin edildi. Bazı kaynaklarda Rüstem Paşa’nın kendine vezîriâzamlık yolunu açmak için bu hadiseyi bizzat tertip ettiği belirtilir. Bu ilk vezîriâzamlığı döneminde 1545’te Habsburg İmparatorluğu ile bir buçuk yıllık mütareke imzalandı. 1547’de Avusturya’nın elinde bulunan Macar toprakları için yıllık 30.000 altın vermesi karşılığında antlaşma yapılarak Batı cephesinde barış sağlandı.

Vezîriâzam Rüstem Paşa, 1547’de Şah Tahmasb’ın kardeşi Elkas Mirza’nın Osmanlı Devleti’ne sığınması ve İstanbul’a gelmesi vesilesiyle büyük bir ziyafet düzenledi. 1548’de Kanûnî Sultan Süleyman’ın ikinci İran seferine iştirak etti. Bu seferde sipahilerden oluşturduğu 200 kişilik özel bir ekiple Avrupa’da yaygınlaşan ateşli silâhları denemek istedi. Ancak sipahilerin alışık olmadıkları bu silâhları kullanmak istememeleri üzerine bu uygulamadan vazgeçildi (Zinkeisen, III, 174).

 

Rüstem Paşa Camii


Hürrem Sultan, oğullarının tahta çıkması için Şehzade Mustafa’yı devre dışı bırakmaya çalışırken en büyük desteği damadı Vezîriâzam Rüstem Paşa’dan gördü. Rüstem Paşa’nın tertibiyle 1553’te İran seferi sırasında Konya Ereğlisi yakınındaki Aktepe’de Şehzade Mustafa öldürüldü. Şehzadenin öldürülmesi kamuoyunda ve asker arasında büyük infiale yol açınca Rüstem Paşa vezîriâzamlıktan azledildi ve yerine 27 Şevval 960’ta (6 Ekim 1553) Kara Ahmed Paşa getirildi. Şehzadenin katline “mekr-i Rüstem” (960) diye tarih düşürülmüştür. Hürrem Sultan, vezîriâzamlıktan alındıktan sonra Rüstem Paşa’nın affı için Kanûnî’ye mektup yazarak merhamet dilemiştir (Uluçay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, s. 49).

Rüstem Paşa, yaklaşık dokuz yıl süren vezîriâzamlığından azledildikten sonra iki yıl boyunca Üsküdar’daki konağında ikamet etti. Mâzul bulunmasına rağmen Kanûnî’nin damadı olması dolayısıyla otoritesinden fazla bir şey kaybetmemişti. Avusturya elçisi olarak 1555’te İstanbul’a gelen Busbeke şehirde ilk defa Rüstem Paşa’yı ziyaret etme ihtiyacı duymuştu. Elçi ziyaretini ve paşanın perde arkasındaki gücünü şöyle anlatmaktadır: “Sultan ordusu ile Asya’da idi. Başşehirde Vali Hadım İbrâhim Paşa ile Rüstem’den başka kimse yoktu. Rüstem her ne kadar o sırada sadrazamlıktan azledilmiş bulunuyor idiyse de eski mevkiini ve ileride tekrar bu mevkie getirilme ihtimalini düşünerek kendisini ziyaret edip hediyeler sunduk” (Türkiye’yi Böyle Gördüm, s. 36).

 

Rüsten Paşa Camii dıştan çok mütevazi ama içi muhteşem çinilerle bezenmiştir.


13 Zilkade 962’de (29 Eylül 1555) Kara Ahmed Paşa’nın Hürrem Sultan ile Mihrimah Sultan’ın gayretleriyle azledilip öldürülmesi üzerine Rüstem Paşa ikinci defa sadâret mührüne sahip oldu (BA, A.RSK, nr. 1455, s. 7). Ölümüne kadar yaklaşık altı yıl süren ikinci vezîriâzamlığında Kaptanıderyâ Piyâle Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması Cerbe Deniz Savaşı’nı kazandı (Mayıs 1560). Bu dönemde Osmanlı Devleti’ni en fazla uğraştıran mesele Şehzade Bayezid ile Şehzade Selim arasındaki mücadele oldu. Şehzade Bayezid’i tutan Rüstem Paşa daha önce birçok rakibini siyasî dehasıyla alt etmesine rağmen Lala Mustafa Paşa’nın tertibi karşısında bir şey yapamadı. Şehzade Bayezid’in âsi konumuna düşmesi üzerine Şehzade Selim tarafına geçti. Şehzade Bayezid savaşı kaybederek İran’a kaçtı (Ağustos 1559). Rüstem Paşa 28 Şevval 968’de (12 Temmuz 1561) istiskādan (Busbecg, s. 167) öldü ve İstanbul’da Şehzade Camii hazîresindeki türbesine defnedildi.

Fransızlar’ın “korkunç yaratık”, Almanlar’ın “gaddar ve menfur” diye tanımladığı, Venedikliler’in çekindiği (Jorga, III, 125) Rüstem Paşa, mantıklı sebepler ileri sürüldüğünde bunları kabul etmekten çekinmeyen zeki ve uzak görüşlü bir devlet adamı olarak tavsif edilir. Osmanlı kaynaklarında ise iyi tedbir sahibi, tutumlu, zengin, şairlerden hoşlanmayan, yararlı düşünceli gibi sıfatlarla anılır. Rüstem Paşa, Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden Şeyh Burhâneddin, Nakşî şeyhlerinden Pîrî Halife ile Hekim Çelebi, Şeyh İbrâhim Gülşenî ve Ali Baba gibi devrin önde gelen şeyhleriyle yakın ilişki içinde bulunmuştur (Savaş, s. 45-47; Öngören, s. 202-203, 324-325). Ayrıca mutasavvıf ve şair Kadızâde Filibeli Mahmud Çelebi’nin (Mahmud Baba) onun hocası olduğu belirtilir (Latîfî, s. 272-273).

Rüstem Paşa vefat ettiğinde 15 milyon dukalık büyük bir miras bırakmıştır (Zinkeisen, III, 796). Osmanlı kaynaklarında serveti yaklaşık 12 milyon altın olarak zikredilir. Geride 1700 köle, 2900 savaş atı, 780.000 hasene altın, nakit olarak 1000 yük para, Anadolu ve Rumeli’de 815 çiftlik, 76 su değirmeni ve 5000 ciltten fazla çeşitli kitap ve daha birçok değerli eşya bırakmıştır. Rüstem Paşa yaptırdığı yüzlerce hayır eseri ve bağışladığı gelirlerle de müstesna bir yere sahiptir. Kurduğu vakıflarla Hırvatistan, Macaristan, Balkanlar, Rumeli, İstanbul, Anadolu, Mısır, Medine ve Kudüs olmak üzere ülkenin farklı coğrafyalarında birçok hayır eseri yaptırmıştır. İstanbul’da bir cami, bir medrese ve kütüphane, beş han, iki han mescidi, iki mektep; Ankara’da bir hamam ve bir kervansaray; Kastamonu Daday ve Dibek’te birer cami; Erzincan’da bedesten, han ve hamam; Erzurum’da han (Taşhan, Rüstem Paşa Kervansarayı), hamam ve bedesten; Edirne’de kervansaray; Tekirdağ’da bir cami, bir medrese ve kütüphane, bir mektep, bir kervansaray ; Sapanca’da bir cami, bir mektep, bir imaret ve bir zâviye; Kütahya’da hamam ve medrese; Ermenek’te bir cami; Medine’de bir medrese olmak üzere toplam on iki cami ve mescid, yedi mektep, otuz iki hamam, yirmi iki çeşme, 273 oda, elli dört mahzen, 563 dükkân, yirmi sekiz han ve kervansaray, beş medrese onun vakfettiklerinin sadece bir kısmını oluşturur. Eminönü’nde bulunan camisi çinileriyle meşhurdur.

Rüstem Paşa aldığı malî önlemlerle devlet hazinesine büyük gelirler sağlamıştır. Seyyahlar tarafından sarayın çiçeklerini bile satarak hazineye para kazandırdığı anlatılır. XVII. yüzyıl kaynaklarında paşanın hazineyi ağzına kadar doldurduğu için saraydaki hazinelere sığmayan paraların Yedikule’ye konulduğu, ancak bu durumun reâyânın ezilmesine sebep olduğu anlatılır (Kitâb-ı Müstetâb, s. 21).

Rüşvet konusunda Rüstem Paşa aleyhinde devrin kaynaklarında ve arşiv kayıtlarında bazı bilgiler ve şikâyetler mevcuttur (Gökbilgin, VII/11-12 [1956], s. 32-38). Devrin tarihçilerinin Rüstem Paşa’yı rüşvetle suçlaması, aslında bu dönemlerde ortaya çıkan yeni bir makam vergisi türü olan câize ile ilgilidir. Bir göreve tayin edilen kişilerin vezîriâzama ödedikleri paralar resmî defterlere kaydedilir, gizli alınıp verilmezdi. Koçi Bey, Rüstem Paşa’yı iltizamı yaygınlaştırdığı ve devlet arazisini özel mülke çevirip bunları da çocuklarına vakıf olarak bıraktığı gerekçesiyle itham eder (Risâle, s. 85-86). Gerçekten Rüstem Paşa devrinde iltizam yaygınlık kazanmıştır (Çakır, s. 36-40). Ancak dönemin müelliflerine ters gelmesine rağmen dünyanın her tarafındaki tarım toplumlarına has bir sistem olan iltizamın değişen dünya şartlarına intibak için Osmanlı maliyesi tarafından yaygınlaştırıldığı unutulmamalıdır.

Oğuz Han’dan başlayıp Türk tarihinden kısaca bahsedildikten sonra 969 (1561) yılına kadar Osmanlı tarihinin anlatıldığı bir eser Rüstem Paşa Tarihi diye şöhret bulmuş, hatta bu isimle Almanca’ya çevrilmiştir. Ancak yapılan araştırmalarda bu tarihin Rüstem Paşa tarafından yazılmadığı, Matrakçı Nasuh’a ait tarihin bir özeti olduğu anlaşılmıştır. Fakat bunun Matrakçı Nasuh’un tarihinden bizzat eserin müellifi tarafından mı yoksa başka biri tarafından mı özetlendiği tam olarak anlaşılamamıştır. Rüstem Paşa, Hürrem Sultan’la iş birliği yapması ve Şehzade Mustafa’nın ölümünde rolü olması yüzünden dönemin tarihçilerinin eserlerinde ve şairlerin beyitlerinde genelde olumsuz olarak takdim edilir. Ancak toplam 14,5 yıl süren iki vezîriâzamlığı döneminde ıslahatçılığıyla devletin siyasî ve malî gelişmesine katkısı olduğu açıktır.

Rüstem Paşa’nın Mihrimah Sultan’dan Ayşe Hümâşah adlı bir kızı ve Osman adlı bir oğlu olmuştur. Ayşe Sultan, Vezîriâzam Semiz Ahmed Paşa’yla evlendirilmiş, Ahmed Paşa’nın 988’de (1580) ölümünden sonra 990’da (1582) Nişancı Feridun Ahmed Bey’le nikâhlanmıştır (Selânikî, I, 130-131). Ayşe Sultan’ın torunlarından Civan Kapıcıbaşı lakaplı Mehmed Paşa, Sultan İbrâhim döneminde sadârete kadar yükselmiştir. Osman Bey’in ve Ayşe Sultan’dan olan iki torununun kabri Üsküdar Mihrimah Sultan Camii hazîresindedir.

RÜSTEM PAŞA KÜLLİYESİ

 

Küçük Çukurhan

Rüstem Paşa Camii’nin harim kısmından bir görünüş – Fatih / İstanbul

Rüstem Paşa Camii’nden kalem işi süsleme

Rüstem Paşa Camii’nden çini örneği

Haliç yönünden şehrin kıyı silüetinde önemli bir yere sahip olan külliye, devrin sadrazamı ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa (ö. 968/1561) tarafından ikinci sadâreti döneminde 1555-1561 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Külliye fevkanî olarak ele alınan cami, altta yer alan tonozlu depolarla dükkânlar, çeşme ve iki handan meydana gelmektedir. Yapıldığı dönemde de yoğun bir ticaret bölgesi içinde yer alan caminin daha önce burada bulunan Hacı Halil Ağa Mescidi’nin yerinde çevredeki birçok binanın istimlâk edilmesiyle inşa edildiği bilinmektedir.

Sinan’ın yaptığı camilerin plan gelişimi içinde önemli bir yere sahip olan ve merkezî plan denemeleri arasında sekiz destekli merkezî kubbeli şemanın ilk örneğini oluşturan cami enlemesine dikdörtgen bir harime sahiptir. Ortada ana kubbeyi taşıyan sekiz büyük ayağın kıble ve giriş yönündeki dördü dikdörtgen planlı ve beden duvarlarına yapışık, diğer dört tanesi sekizgen planlı ve bağımsızdır. Bu ayaklar kemerlerle birbirine bağlanarak ana kubbenin oturtulduğu sekizgen alan oluşturulmuştur. Dört köşede kemerlerin arkasına sağır yarım kubbeler konulmuş, iki yanda dıştan ortası aynalı tonozlu, yanları kubbe ile örtülü (içten hepsi aynalı tonozlu) üçer birimle mekân enine genişletilmiştir. İçte mahfil şeklinde düzenlenen bu birimlerin altı dörder aynalı tonozlu olarak ele alınmıştır.

Rüstem Paşa Camii şehir içindeki konumu, fevkanî yapısı ve Sinan camileri içindeki yeri kadar olağan üstü çini süslemeleriyle de ünlüdür. Caminin iç ve son cemaat yeri duvarları ile ayak, payanda, pandantif gibi öğeleri döneminin desen ve teknik açıdan en gelişmiş ve en güzel İznik çinileriyle kaplanmıştır. Yarım kubbe ve tonozların içleri sıvalı ve üzerleri kalem işi bezemelidir. Bu kısımların özgün bezemeleri XIX. yüzyılda kaldırılmış, yerlerine klasik dönem üslûbu ile bağdaşmayan süslemeler yapılmıştır. Son cemaat yerinde caminin ana giriş kapısının iki yanında büyük çini panolar yer alır. Bunlardan daha iyi korunmuş durumda olan soldaki pano, lâcivert zemin üzerine stilize edilmiş natüralist bir üslûpla düzenlenmiş “doğa yorumu” ile klasik dönem çini süsleme sanatının en güzel örnekleri arasındadır. Son cemaat yeri çinileri yangın, deprem, bozulma ve hırsızlıktan en çok zarar görenlerdir.

Caminin kuzeyinde yer alan yüksek avluya platformun dört tarafına yerleştirilmiş kapalı merdivenlerle çıkılır. Merdivenlerden ikisi camiyi üç taraftan çevreleyen avlunun kuzey köşelerinde, diğer ikisi caminin yanlarındadır. Avlunun ön bölümüne bağlanan köşe merdivenlerinin üstünde görevliler için ayrılmış odalar bulunur. Caminin doğu ve batı kapılarının yanında bulunan yan merdivenler bir kat daha yükselerek üst kattaki mahfillere çıkma imkânı sağlar. Avlunun büyük bir kısmını örten ahşap çatı, mukarnas başlıklı altı adet sütunun taşıdığı beş kubbeli son cemaat yerini üç yönden çevrelemektedir. Caminin kesme taştan çokgen gövdeli, tek şerefeli ve kurşun külâhlı minaresi kuzeybatı köşesinde yer almakta ve buraya batı yönünden bir kapı ile ulaşılmaktadır. Şadırvan, sokak kotunda Uzunçarşı caddesi üzerinde duvarlarla çevrilmiş kare bir avlunun içinde yer alır. Sekizgen planlı, üstü çatı ile örtülü süslemesiz bir yapıdır. Hazîresi, caminin Hasırcılar caddesi cephesinde sonradan yapılan dükkânların yanında bulunmaktadır.

Rüstem Paşa Camii, 1660 tarihli büyük yangında ve Fâtih Camii’ni yıkan 1766 depreminde önemli ölçüde hasara uğramış, depremde çöken kubbesi ve minaresi daha sonra yenilenmiştir. Kubbe kasnağının barok üslûbundaki kıvrımlı saçağı, kubbe çevresindeki küçük payanda kemerleri, kıble yönündeki bazı duvar ekleri ve düzensiz pencere oranları XVIII. yüzyıl, kubbe, yarım kubbe ve tonoz içlerinin kalem işi bezemeleriyle cami içindeki bazı yağlı boya süslemeler XIX. yüzyıl onarımına aittir.

1960-1961, 1964-1969 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce tamir edilen yapı, 1992-1995 yıllarında esaslı bir onarım daha geçirmiştir. Bu son onarımda üst örtü sistemini koruyan kurşunların tamamı değiştirilmiş, kubbe ve tonoz içlerindeki XIX. yüzyıl süslemelerinin altında klasik karakterde kalem işi nakışlar bulunmuş ve aslına uygun biçimde yenilenmiştir. Ayrıca harç, sıva, boya, tezhip ve kalem işi bezeme ile çini konservasyonları yapılmış, alçı ve ahşap pencerelerle kündekârî ve sedef kakma kapılar, dolap kapakları, ahşap mahfil tavanları, mermer minber ve minberin ahşap külâhı temizlenerek onarılmıştır.

Yol seviyesinde bulunan ve caminin harimi altında yer alan depo, kare kesitli sekiz pâyeye oturan ve on beş birimden oluşan çapraz tonozlarla, avlu altında bulunan iki depo ise paralel düzenlenmiş sivri kemerli tonozlarla örtülüdür. Kuzey yönünde avlu altında sivri kemerli açıklıklı, beşik tonozlu sekiz dükkân yer almaktadır. Bunların arasında ortada bir birim hazneli çeşme olarak düzenlenmiştir. Caminin Haliç yönünde yer alan hanların (Büyük ve Küçük Rüstem Paşa hanları veya Büyük Çukurhan ve Küçük Çukurhan) altta dışa açılan dükkânları bulunmaktadır. Taş ve tuğla almaşık örgülü cephelere sahip yapılar kötü müdahaleler görmüştür. Kareye yakın düzgün olmayan avluda zemin kat ve bodrum depo şeklinde kullanılmaktadır. Üst katlar ise dışarıya iki sıralı pencere ile açılan odalar olarak düzenlenmiş olup üzerleri kubbe veya tonozlarla örtülüdür.

RÜSTEM PAŞA KERVANSARAYI

 

Rüstem Paşa Kervansarayı – Edirne

 

Şehir merkezinde yer alan yapı 968 (1560-61) yılında Sadrazam Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Tuğla ve kesme taş malzemenin birlikte kullanıldığı yapının ön cephesinde yirmi bir adet dükkânla iki kapı bulunmaktadır. Önündeki caddenin kıvrımlı çizgisini izleyen sıra dükkânlar kervansarayın cephesine hareketli bir görünüm kazandırmaktadır. Ön bölümü oluşturan kuzey cephenin girintili görünümü ve batı cephesinin çarpık konumuna rağmen yapının planında geometrik bir düzen hâkimdir ve sade bir arka cephesi bulunmaktadır.

Büyük avlulu kısım şehir hanı, küçük avlulu kısım menzil hanı niteliğinde olup ikili işleve sahip yapı iki katlıdır. Büyük avlunun bulunduğu bölümün Mimar Sinan tarafından inşa edildiği bilinirken küçük avlunun çevrelediği yapının mimarı bilinmemektedir. İki avlu arasında bir geçitle bağlanan yapının büyük ve kareye yakın dikdörtgen avlusu, etrafını çevreleyen iki katlı galeriler ve avlu ortasında bir köşk mescidden meydana gelmektedir. Anadolu Selçuklu köşk mescidleriyle benzerliği bakımından önemli olan bu mescid 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda yıkılmıştır. Yapılan araştırma kazılarında mescidin döşemesi tesbit edilebilmiştir.

Yapının planında dört ilginç mimari özellik göze çarpmaktadır. Bunlar insanlarla hayvanlara ait ayrı mekânların oluşturulması, idarecilere ait mekânlarla hamam ve helâ gibi ihtiyaç bölümlerinin bir araya toplanması, ibadet mekânının köşk mescid olarak kervansaray planı içinde ayrı ele alınması ve cepheyi sokağa uydurarak dükkânlara yer verilmesidir. Mimar Sinan’ın Edirne’de uyguladığı bu şema Erzurum Rüstem Paşa Kervansarayı planını tekrarlaması bakımından son derece önemlidir.

Büyük Rüstem Paşa Hanı da denilen sol bölüm enlemesine sekiz, uzunlamasına altı kemerli revaklarla çevrelenen dikdörtgen bir avlunun dört tarafında gelişmiştir. Yuvarlak kemerle açılan giriş kapısı üzerinde 1167 (1753-54) tarihli bir kitâbe yer almaktadır. Kapı sahanlığının üzeri yivli kubbe ile örtülüdür. Revakların gerisinde alt katta beşik tonozlu otuz beş oda, üst katta kubbeli galerilerin gerisinde yine kubbeli otuz sekiz oda yer alır. Bu odalarda ocak ve yanında bir nişle kapının karşısında eskiden pencere olup sonradan örüldüğü bilinen, dikdörtgen biçimindeki iki niş daha bulunmaktadır. Odalardan sokak tarafındakilerin önünde zemin katta dükkânlar yer alır. Üstteki odalar dışa doğru büyüyerek iç içe çifte hacimli mekânlara dönüşmüştür. Katlar arasındaki bağlantı revakların içine yerleştirilen iki merdivenle, helâlara ve sağ bölüme geçiş ise odalar arasına konulan dehlizlerle sağlanmaktadır.

Yapının Küçük Rüstem Paşa Hanı olarak da bilinen sağ bölümü zemin katında cephede dükkânlar, avlu çevresinde ahır, mutfak ve helâlardan, üst katta konuk odalarından oluşur. Ahır bölümü ortada bir sıra haçvari ayakla ikiye bölünerek üstü iki sıra beşik tonozla boydan boya örtülmüştür. Daha küçük olan mutfak da benzer bir mimari kuruluşa sahiptir. Üst katta ölçek ve plan kuruluşu farklı bir durum gösterir. Avluya bakan galerilerin gerisinde çeşitli büyüklükte ve biçimde aynalı tonozla örtülmüş yirmi beş oda vardır. Bunlar yan yana ve sırt sırta birimler halinde yerleştirilmiş olup ilginç bir düzenleme gösterir.

Kervansarayın avlu cephelerindeki bütün kemerler ve pencere alınlıkları tamamen değişik örnekteki tuğlalarla süslenmiştir. Avluya açılan revakların cepheleri taş ve tuğla sıralardan meydana getirilmiş, bitkisel ve geometrik süslemenin bir arada kullanıldığı yıldız şeklindeki taş rozetlerle süslenmiştir. Revakların gerisindeki mekânların cephelerinde pencere ve kapı kemerleri tuğladan yüzeysel kemerler halinde örülürken alınlıklardaki süsleme çok zengin tuğla dekorlarla gerçekleştirilmiştir. Korkuluk levhalarının farklı süslemeleri ise bu cephe düzenindeki ifadeyi bir kat daha kuvvetlendirmiştir. Giriş cepheleri diğer bütün cephelerde olduğu gibi taş ve tuğla sıralarıyla örülerek cephe klasik anlayıştaki kemerli pencerelerle mükemmel bir şekilde ifadelendirilmiştir. Ancak sivri kemerli pencerelerin dört köşe hale getirilmesi, gelişigüzel birçok pencerenin açılması ve ön cephedeki hafif sivri kemerlerin kapatılması ile yapının orijinal dokusu kısmen bozulmuştur. Binanın cephelerinde küçük açıklıklardan oluşan çok sayıda kuşevi yer almaktadır. Yapı, 1960-1965 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından birkaç defa restore edilmiştir. 1966’dan itibaren tarihî ve turistik bir otel olarak kullanımına karar verilen kervansaray 1972 yılı Temmuz ayında hizmete açılmıştır. Rüstem Paşa Kervansaray Oteli olarak kullanılan eser 1980 yılı Ağa Han Mimarlık Ödülü’ne lâyık bulunmuştur.

RÜSTEM PAŞA KÜLLİYESİ

Tekirdağ

Rüstem Paşa Camii – Tekirdağ

Rüstem Paşa Camii’nin inşa kitâbesi

Rüstem Paşa Camii’nin tamir kitâbesi

 

Sadrazam Rüstem Paşa tarafından yaptırılan külliye cami, medrese, kütüphane, çifte hamam, bedesten, kervansaray ve imaretten oluşmaktadır. Bunlardan yalnız cami, medrese, imaret ve kervansarayın Mimar Sinan’ın eserlerini bildiren Tezkiretü’l-ebniye, Tezkiretü’l-bünyan ve Tuhfetü’l-mi‘mârîn ile Adsız Risâle’de kayıtlı olması sebebiyle külliye yapılarının tamamının onun tarafından inşa edilmediği ve farklı zamanlarda tamamlandığı tahmin edilmektedir. Yapılardan sadece caminin tarihi ve yaptıranı hakkında bilgi taçkapıdaki iki kitâbeden öğrenilmektedir. Bunların sülüsle yazılmış ilkinde Rüstem Paşa’nın adı ve 960 (1553) tarihi yazılıdır. Nesih hatlı diğer kitâbe ise Sultan Abdülmecid tarafından 1257 (1841) yılında caminin tamir ettirildiğini bildirmektedir. Günümüzde cami ile bedesten dışındaki yapılar kısmen veya tamamen ortadan kalkmıştır.

Cami. Kare planlı caminin üzeri tromplarla geçişi sağlanan tek kubbeyle örtülüdür. Düzgün kesme taştan inşa edilen binanın önünde çift revaklı bir son cemaat yeri ile kuzeybatısında tek şerefeli minaresi bulunmaktadır. Yapıya, mihrap ekseninde yer alan ve yanlarında çokgen nişleri bulunan mukarnaslı, dikdörtgen bordürlü bir taçkapı ile girilmektedir. Kapının sedef ve fildişi kakmalarla süslü ahşap kanatları ilgi çekicidir. Buradaki basık yuvarlak kemerle mukarnaslı kavsara arasında eserin inşa kitâbesi yer almaktadır. Onarım kitâbesi sağdaki nişin üzerindedir. Kapının her iki yanında son cemaat yerine açılan dikdörtgen birer pencere bulunmaktadır. Aydınlık ve ferah olan yapının içi süsleme açısından oldukça zengindir. Kubbenin kenarlarında ve göbeğinde barok karakterinde çiçek ve çelenk motifli alçı kabartmalar vardır. Abdülmecid dönemine ait olduğu bilinen bu süslemelerle caminin orijinal kalem işleri yok olmuştur. Yapının mihrabının ilk şekli geç devirde açık renk yağlı boya ile boyanarak bozulmuşsa da sade profilli dikdörtgen bordürle kuşatılan, çok kenarlı mihrap nişi klasik formda zarif stalaktitlerle süslü olup kavsaralıdır. Çok sade olan mermer minberin yan aynalıkları ve merdiven korkulukları ajurlu geometrik motiflerle süslü olup kapısının üstünde stalaktitli bir alınlık vardır. Köşkü üstünde ve sivri kemerinin alt kenarlarında birer sıra palmet frizi dolaşır. Harimdeki duvar pâyeleri, bunların meydana getirdiği nişlerle pencere kemerleri iç mekâna hareket kazandırmıştır. Beş gözlü son cemaat yeri ortada aynalı tonoz, yanlarda ikişer kubbe ile örtülüdür. Dış revak ise sütunlar ve yuvarlak kemerler üzerine kurşun kaplı meyilli ahşap çatılıdır. Caminin minaresi kesme taştan, çokgen gövdeli, 34 m. yükseklikte, 2,14 m. çapında olup üzeri kurşun külâhla kaplıdır. Mukarnaslı şerefenin korkulukları taş oymadır. Caminin duvarlarla çevrili avlusuna giriş kuzeydeki büyük kapıdan sağlanmakta, burada mermer bir şadırvan bulunmaktadır. Çelenk başlıklı beş mermer sütun üzerine oturan kurşun kaplı beşgen çatılı şadırvanın Abdülmecid tarafından yaptırılan tamirat sırasında eklendiği anlaşılmaktadır.

Medrese. Kıble duvarına paralel, 16 × 26 m. boyutlarında, açık avlulu, dikdörtgen planlı olan yapının ana kütlesi ve kare planlı dışa taşkın dershanesiyle asimetrik biçimde düzenlenmiştir. Girişi güneybatıda olan medresenin duvarlarında taş, kemer ve kubbelerinde ise tuğla kullanılmıştır. Caminin kot seviyesinden 5,5 m. aşağıda bulunan yapının cami ile birlikte ya da daha önce yapılmış olduğu ileri sürülmektedir. Arsasının dar ve teras halinde olması yüzünden dikdörtgen avlunun iki kenarında kare planlı, kubbeyle örtülü hücreler bulunmakta, köşede ise bir dershane yer almaktadır. Medrese 1880’de harap olunca üzerine ahşap bir okul inşa edilmiş, bir dönem rüşdiye ve idâdî olarak kullanılan yapı daha sonra Cumhuriyet İlkokulu adını almıştır. Günümüzde sadece beden duvarları ayakta olan yapı harabe halindedir. Medresede camiye göre daha düşük nitelikte işçilik ve yapım tekniği kullanılmış olması dikkati çekmektedir. Kütüphane diye bilinen dershane binası, avlunun kuzeybatı kenarının ön cephesine alınarak bağımsız bir yapı karakteri kazandırılmıştır. Kitâbesi olmayan tek kubbeli bina 8 × 8 m. ölçülerindedir ve kalın bir tabaka ile sıvanmıştır. Sıvası dökülen bölümlerinden duvarlarının taş, kubbesinin ise tuğla malzemeyle örülü olduğu anlaşılmaktadır. Sonradan yapılan ocak ve bacasından dolayı binanın bir dönem aşhane olarak kullanıldığı söylenmektedir.

Hamam. Medresenin doğu duvarına bitişik olup caminin sol yanında ve ön cephesine kadar uzanan alanda yer almaktadır. Halk arasında Paşa Hamamı adıyla bilinen yapı bir çifte hamamdır. Erkekler kısmı kare planlı üzeri kubbeli soyunmalık, aynalı tonoz örtülü ılıklık, kare planlı ve kubbeyle örtülü sıcaklık bölümlerinden meydana gelmektedir. Sıcaklık bölümü sekizgen bir orta mekâna sahiptir ve kenarlarına yerleştirilen kubbeli, kare şeklinde halvet mekânları ile yıldıza benzer plan özelliği göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Kadınlar kısmı ise çatı örtülü bir giriş revakı ile kareye yakın dikdörtgen planlı kubbeli soyunmalık, aynalı tonoz örtülü ılıklık ile kare planlı tek kubbeli ve yan yana iki halvet hücresinden oluşan sıcaklık bölümüyle enine düzenlenmiştir. Duvarları kesme taştan, kemer ve örtüleri tuğla olan hamamın üzeri kubbeyle örtülüdür. Günümüzde bir kısmı tamamen yıkılmış olan yapının sağlam olan yarısı kiremit kaplı ahşap bir çatıyla örtülüdür ve depo olarak kullanılmaktadır.

Bedesten. Caminin batısında yer alan yapı, iki kalın pâye üzerine altı kubbeli ve 25,5 × 19 m. ölçülerindedir. Külliyenin önemli parçası sayılan bu yapı plan ve altı kubbeli örtü şekli bakımından Gelibolu, Bergama, Beyşehir, Selânik, Serez, Tosya ve Saraybosna’daki Bursa Bedesteni ile benzerlik gösterir. Yapıda kubbeler sekizgen kasnaklar üzerine oturmakta ve kubbe geçişleri pandantiflerle sağlanmaktadır. Dört tarafa birer kapısı olan bedestenin kapı kemerleri dıştan yuvarlak, içten sivri kemerlidir. Taş ve tuğladan inşa edilen yapının uzun cephelerinde üç, kısa cephelerinde iki adet pencere bulunmaktadır. 1949-1950 yıllarında Maarif Müdürlüğü tarafından malzeme deposu olarak kullanılan ve 1972’de esaslı bir şekilde onarılan yapının cephesinde vaktiyle yıkılmış olup duvar izleri kısmen görülen dış dükkânlarının yerine yenileri yapılmıştır. Külliyeye ait kervansaray, imaretle fodla fırınlarının yerleri ise günümüzde kesin biçimde bilinmemektedir.

 

RÜSTEM PAŞA KÜTÜPHANESİ

Kanûnî Sultan Süleyman dönemi sadrazamlarından Rüstem Paşa’nın Eminönü’nde Mahmud Paşa Camii yakınında 957 (1550) yılında Mimar Sinan’a yaptırdığı medresede kurduğu kütüphanenin “evâil-i Cemâziyelevvel” 968 (1561 Ocak sonları) tarihli vakfiyesine göre kütüphanede günlük 5 akçe ücret alan bir hâfız-ı kütüb görev yapmaktaydı. Medrese hocalarının ve öğrencilerin yararlanması için açılmış kütüphaneden öğrenciler de hocalarının bilgisi dahilinde ödünç kitap alabilmekteydi. Rüstem Paşa’nın küçük bir koleksiyondan oluşan kütüphanesi vakfiyesine göre 120 cilttir (Yüksel, s. 270-271). Ancak tarihçi Peçevî’ye göre konağında çok zengin bir kütüphanesi bulunan Rüstem Paşa öldüğü zaman terekesinden 5000 kitap çıkmıştır (Târih, I, 23). Rüstem Paşa’nın medresesindeki kütüphanenin mevcudu daha sonra yapılan bağışlarla biraz artmıştır. Matbu katalogu, Mahmud Paşa Medresesi Kütüphanesi ve Rüstem Paşa Kütüphanesi Defteri adıyla basılan kitapta yer almaktadır (Dersaâdet 1311, s. 35-47). Bazı vakıf kütüphanelerindeki küçük koleksiyonların 1910 yılında binaları yenilenen kütüphanelere nakli sırasında Rüstem Paşa Kütüphanesi’nin bazı bölümlerinin rutubet tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu tesbit edilerek (BOA, MF.KTV, Dosya nr. 6, Evrak 36) Nuruosmaniye Kütüphanesi’ne nakli düşünülmüşse de bu medresenin müderris ve talebelerinin ricası üzerine ve muhtemelen kütüphanenin 1909’da bir tamir görmüş olduğu göz önüne alınarak koleksiyon yerinde bırakılmıştır (BOA, MF.KTV, Dosya nr. 6, Evrak 51). Ancak ardından kitaplar 1914’te Sultanselim’de kurulan kütüphaneye, daha sonra 1924’te Murad Molla Kütüphanesi’ne götürülmüştür. 1949’da diğer bazı koleksiyonlarla birlikte Süleymaniye Kütüphanesi’ne nakledilmiş olup (Dener, s. 32) günümüzde burada korunmaktadır (166 yazma, 23 basma).
 

Çengel Han

Giriş kapısının üstünde bir çerçeve içinde inşa kitabesi yazılmıştır. Sülüs hatlarla Türkçe olarak yazılan bu kitabe iki satır olarak şöyle demektedir:

Tamam oldu çün binası bu hanın sarayıdır hakikat kârıbanın”. “Tamam olduğunu görüp dedi dil “Melih’il-hayır tarihin bu hanın 1522”
Atpazarı ya da Hergelen Meydanı'nda yakalanan hırsızlar, katiller; Çengel Han'ın avlusundaki çengelde asılırlarmış. Hanı ünlü yapan da budur

 

 Ankara'nın Altındağ ilçesinde Ulus'ta 1522-1523 tarihlerinde Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından inşa ettirilmiş tarihi bir handır. Atpazarı Mahallesi Kaleönü Depo Sokak'ta bulunmaktadır. Mimarisi klasik Osmanlı mimarisidir. Kareye yakın dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuştur. Ortasında bir avlu bulunmakta, kuzeydoğu cephesinde tek katlı, cephenin giriş tarafında iki katlı dükkanlar sıralanmaktadır. Güneybatı cephesiyse arazinin eğilimli olması nedeniyle üç katlıdır. Duvarları sağlam Horasan duvarı olan han korumaya uygun olduğu için uzun süre tiftik deposu olarak kullanılmıştır. Sağlam mimarisi nedeniyle iyi bir durumda günümüze kadar gelebilmiştir.

Osmanlı devrinde İpek Yolu üzerinde bulunan Çengel Han, Anadolu kervanlarının uğrak noktası olan önemli bir ticaret merkezi olmuştur. 1991 yılında istimlak edilişine kadar sahibi, Anadolu Beylerbeyi Karacapaşa’nın torunlarından Raife Kocabeyoğlu-Öngen’dir. Karacapaşa, Sultan Birinci Mehmed’in damadı olup Anadolu Beylerbeyi olarak katıldığı Varna Savaşı'nda Osmanlı ordusunun sol kanadına komuta ederken 1444'te öldürülmüştür 

Uzun süre tiftik deposu olarak kullanılan Çengel Han, aralarında Ankara’nın belli ailelerinden olan Kınacıların ve Bulgurluluların bulunduğu 18-20 kiracının pirinç gibi gıda maddesi deposu olarak da kullanılmıştir. 1980’lerde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu tarafından “korunması gerekli eski eser” olarak tanınmıştır. Raife Kocabeyoğlu-Öngen’in 1990 yılında vefatı üzerine Çengel Han çocukları Reşadet Öngen-Ceyhan ve Reşat Öngen’e geçmiştir. Ancak, Ankara Belediyesi 1991 yılında hanı Belediye Sarayı yapmak üzere istimlak etmiştir. Fakat Belediye bu projesini gerçekleştirememiş ve uzun süre boş bıraktığı hanı Vakıflar Genel Müdürlügüne devretmiştir. Çengel Han 2005 yılında Koç Holding tarafından kiralanıp restore ettirilmiştir. Han günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.

 

TÜRBESİ

 

Rüstem Paşa’nın Şehzade Camii hazîresindeki türbesi

Rüstem Paşa’nın Şehzade Camii hazîresindeki sandukası

 

 

 

Müellif:

ERHAN AFYONCU

İSMAİL E. ERÜNSAL

NESRİN ÇİÇEK AKÇIL


BİBLİYOGRAFYA
Matrakçı Nasuh, Sefer-i Irâkeyn, tür.yer.; Sinan Çavuş [Matrakçı Nasuh], Süleymanname: Tarih-i Feth-i Şikloş, Estergon ve İstol-Belgrad, İstanbul 1998, s. 159, 287-289, 309, 377, 551; O. G. de Busbecg, Türkiye’yi Böyle Gördüm (trc. Aysel Kurutluoğlu), İstanbul, ts. (Tercüman 1001 Temel Eser), s. 36, 38, 167; Lutfi Paşa, Târih (nşr. Kayhan Atik), Ankara 2001, s. 291-293, 310-311; Celâlzâde, Tabakātü’l-memâlik, tür.yer.; H. Dernschwam, İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü (trc. Yaşar Önen), Ankara 1987, s. 53, 65, 75-76, 82-86, 108-109, 163, 186-187, 207, 219, 236; Bostan Çelebi, Süleymannâme, Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 598, vr. 101b, 103a, 130b, 143b, 160a-b, 166a; a.e., TTK Ktp., nr. 18, vr. 161b-162a, 164a; Latîfî, Tezkiretü’ş-şu‘arâ ve tabsıratü’n-nuzamâ (haz. Rıdvan Canım), Ankara 2000, s. 272-273; Feridun Bey, Münşeât, I, 566, 603, 604; II, 67-71; Âlî Mustafa Efendi, Künhü’l-ahbâr, İÜ Ktp., TY, nr. 5959, vr. 281b-282b, 294a-295b, 340a-342a; Selânikî, Târih (İpşirli), I, 130-131; Lokmân b. Hüseyin, Zübdetü’t-tevârîh, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, nr. 1973, vr. 64a, 67b, 69a, 72a-b, 73a, 76a, 93a; Kitâb-ı Müstetâb (haz. Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar içinde), Ankara 1988, s. 21; Koçi Bey, Risâle (haz. Yılmaz Kurt), Ankara 1994, s. 85-86; Peçuylu İbrâhim, Târih, I, 219, 267, 269, 343; S. Gerlach, Türkiye Günlüğü 1577-1578 (ed. Kemal Beydilli, trc. T. Noyan), İstanbul 2007, I, 145-146, 173; II, 729; Hadîkatü’l-vüzerâ, s. 29-30; Zinkeisen, Geschichte, II, 807, 834-835, 847-848, 864-865, 888-890; III, 27-39, 52-54, 76-78, 81-90, 106, 122, 174, 209, 346-347, 796; Hammer (Atâ Bey), V, 209, 219-233, 261-267; VI, 7-8, 36-40, 70-96; Sicill-i Osmânî, I, 83; II, 377; III, 416; N. Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (trc. Nilüfer Epçeli), İstanbul 2005, III, 125; Danişmend, Kronoloji, II, 247-248, 254-255, 321-322; M. Çağatay Uluçay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, İstanbul 1950, s. 49; a.mlf., Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara 2001, s. 38-39; Şerafettin Turan, Kanunî’nin Oğlu Şehzâde Bayezid Vak’ası, Ankara 1961; Ahmet Mumcu, Osmanlı Devletinde Rüşvet (Özellikle Adlî Rüşvet), İstanbul 1985, s. 87, 111, 132-133; L. P. Peirce, Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar (trc. Ayşe Berktay), İstanbul 1996, s. 87, 89, 91, 102-103, 109-112, 117-119; Saim Savaş, Bir Tekkenin Dinî ve Sosyal Tarihi: Sivas Ali Baba Zâviyesi, İstanbul 1992, s. 45-47, 186-198; İ. Aydın Yüksel, “Rüstem Paşa’nın Vakıfları”, Ekrem Hakkı Ayverdi Hâtıra Kitabı, İstanbul 1995, s. 219-281; Reşat Öngören, Osmanlılar’da Tasavvuf, İstanbul 2003, s. 202-203, 324-325; Baki Çakır, Osmanlı Mukataa Sistemi (XVI-XVIII. Yüzyıl), İstanbul 2003, s. 36-40; Sinan Çukuryurt, Matrakçı Nasuh, Süleymanname (1a-95b) (Transkripsiyon ve Değerlendirme), (yüksek lisans tezi, 2003), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, tür.yer.; Davut Erkan, Matrakçı Nasûh’un Süleymânnâmesi (yüksek lisans tezi, 2005), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, tür.yer.; M. Tayyib Gökbilgin, “Rüstem Paşa ve Hakkındaki İthamlar”, TD, VII/11-12 (1956), s. 11-50; M. Akif Aydın, “Osmanlı Hukukunda Nikâh Akitleri”, Osm.Ar., III (1983), s. 5; Ş. Altundağ – Ş. Turan, “Rüstem Paşa”, İA, IX, 800-802; Feridun Emecen, “Kara Ahmed Paşa”, DİA, XXIV, 357-358.