02.09.2016, Cuma

YENİÇERİ

                  

İlk adım Orhan Gazi devşirme çocuklardan kurulu bir ordu kurduğu zaman Hacı Bektaş dergahına gelip yeni kuracağı yeniçeri ocağı için dua istemiştir. Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan pire, "Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya geldim" diyerek, duasını istemiş Hacı Bektaş'taki Pir'de, elini çocuklardan birinin başına koyarak: "Bunların adı yeniçeri (yeni asker) olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua eder. O yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı Bektaş-î-yân , kendilerine Taifei Bektaş-î-yânGüruh BektaşiyeZümre-i Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir. Ancak erken dönem Osmanlı tarihçileri Aşıkpaşazade, Neşri, Kemal, Oruç ve anonim tarihler yeniçeri teşkilatının,Sultan I. Murat tarafından 1361 yılında Edirne'nin fethini takiben kurulmuş olduğu konusunda hemfikirdirler. Yeniçerilerin kanun ve kaidelerini içeren Kavanin-i Yeniçeriyanda bu görüşü benimser.

                                                                                            

Edirne'nin 1361 yılında fethinden sonra Rumeli'nde gerçekleşen fetihler sonucu savaş esirleri büyük artış göstermişti. Gazilerden Sultan için esir başına beşte bir pencik (penc-i yek) alınmaya başlandı. Genelde her türlü ganimeti askerin elinde bırakmak cömertlik sayılırdı. Sultan I. Murat, Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa'nın arzı üzerine Gelibolu geçidinde Kara Rüstem'e pencik toplama yetkisi verdi. Pencik, her beş esirden biri yahut esir beş değilse değerinin beşte biri olarak toplanmaya başladı. Bu yenilik askerin hiç hoşuna gitmemiş ve bu uygulamadan kaçmak için esirleriyle Anadolu'ya başka yollardan geçmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Evrenos Gazi'ye, pencik'in sınırda toplanması için emir gönderildi ve dini niteliği göstermek üzere tahsil işi için de bir kadıatandı. Çandarlı, devlet elinde toplanan çok sayıda pencik oğlanlarından sultan kapısında yeni bir asker, yeniçeri yapma fikrini buldu. Oğlanlar Bursa civarında Türk köylerine gönderildi ve Türkçeyi öğrenip İslamlaşmaları sağlandı. Sonra bunlar bir kışlada toplanıp sultanın emrinde bir yoldaş ordu, yeniçeri ordusunu oluşturdular. Kökenleri ne olursa olsun, Türk dilini ve İslam dinini öğrenmek üzere Anadolu köylerine gönderilen bu devşirme çocukların sünni-alevi İslam'dan ziyade halk inançlarına eğilim gösterdikleri kuşkusuzdur.

                                                                          

Şu gerçek bilinmelidir ki, Osmanlı kuruluş yıllarında koyu sunni düşünceye sahip bir yapıda değildi.Orhan Gazi'nin, dervişlerin konaklamaları, namaz, semah gibi ibadetlerini yerine getirmeleri için inşa ettirdiği imaret ve tabhaneli zaviyeler'in yanı sıra onun Babaidervişi Geyikli Baba ile ilişkileri bu izlenimi desteklemektedir. Hacı Bektaş-ı Veli, Osman Bey veya onun neslinden herhangi biriyle karşılaşacak kadar uzun yaşamamış olsa da Orhan Gazi'nin anne tarafından dedesi Osman Gazi'nin kayın pederi olan Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile birlikteAmasya'da yaşamış bir Vefai dervişi olan Baba İlyas'ın müridi olduğunu ve Edebali'nin de diğer müritler gibi Baba İlyas'ın yokluğunda Hacı Bektaş'a uyduğu bilinmektedir. Şeyh Edebali'nin kızını bilindiği üzere Osman Gazi ile evlendirmesi, Osman ocağı ile Hacı Bektaş arasındaki ilişki daha anlaşılır bir hale gelmektedir. Buna Edebali'nin yolculuk yapanlara hizmet veren bir misafirhaneye sahip Ahi şeyhi olduğu da eklenince, Osman Gazi'nin damadı olarak desteğini sağladığı Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile ilişkisi daha da önem kazanmaktadır. Bektaşilik, Hacı Bektaş ile çağdaş olup Kırşehir'de yaşayan Anadolu Ahiliğinin kurucusu sayılan Ahi Evren'in yakın ilişkileri sayesinde Anadolu Ahileri için çekim merkezi haline gelmişti. Ahilik icazeti verme yetkisine sahip derecede bir Ahi olan Sultan I. Murat, Hacı Bektaş tekke külliyesinin ilk anıtsal binası olan Meydan Evi'ni yaptırdıktan sonra yerleştirilen kitabede Melik kimliğinin yanı sıra Ahi kimliğini de kullanmıştır. Abdal Musa, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal gibi, öğretilerini benimsemiş ozan ve düşünürler sayesinde Hacı Bektaş, uç beyleri ve onlara bağlı reaya arasında giderek artan bir saygınlığa sahipti. Hacı Bektaş'ın Makâlât'ında, öğretileri bir savaşçı sınıfın ihtiyaç duyduğu şekilde şehitlik kavramını yüceltiyor ve İslamı kolay anlaşılır hale getirerek Hıristiyan doğmuş çocukların Müslümanlaştırılması sorunu için mükemmel bir cevap teşkil ediyordu. Muharebe esnasında gelecek fiziksel ölüm, onları müşahade, yani dört kapı kırk makam'ı olan yolun son aşamasına ulaştırıyor, şehitleri peygamberlerden daha ileri bir mertebeye yerleştiren Hacı Bektaş'ın öğretileri yeniçerilerin sıradan varlıklarını benzersiz kılıyordu. Bektaşilik gayrimüslimlere olduğu gibi Türk ya da Türkmen olmayanlara da açıktı. Bu nedenle devşirmelerden oluşan Yeniçeri Ocağı'nın Müslüman olmasını sağlayacak sistem olarak Bektaşilik en iyi çözüm olarak görülmüştür ve devletin kuruluş dönemi boyunca Osmanlı padişahları Bektaşiliğn gelişmesini desteklemişlerdir. Bektaşilik yeniçeriler tarafından 15. yüzyıldan itibaren benimsenmeye başlamış 16. yüzyıl sonlarından itibaren ise Hacı Bektaş-ı Veli, resmen yeniçeri piri kabul edilmiş, bu tarihlerde bir Bektaşi babası daimi olarak ocakta kalmaya başlamıştır. Bektaşi tarikatıyla yeniçeri ocağı o denli bir birinden ayrılmaz hale gelmiştir ki, bir dede tarikat başkanı seçildiğinde İstanbul'daki yeniçeri kışlasına gelir, tacını kendisine Yeniçeri Ağası giydirirdi. Yeniçeri Ordusu seferlere giderken yanlarında daima Bektaşi dede ve babaları eşlik ederlerdi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. 1826 yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı VeliEvlâdı’ndan postnişi olan zatın da katılması ile: Mü’miniz Kalû-Beli’den beri... Hakkın Birliğine eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz seri... Nebimiz vardır Ahmed-i Muhtar... La Yezal mestaneleriz... Nur-ı ilahide pervaneleriz... Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile... On iki imam Pir-i tarikat cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına Hü diyelim Hü! diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu

                                                       

Konyalı Fakih Mevlana Kara Rüstem bir gün Kazasker Çandarlı Hayreddin Paşa yanına geldi ve:
Efendi! Bunca sultanlık malını niçin zayi edersiniz? " diye söylendi. Kazasker:
Ne malı zayi ettim? diye sordu Kara Rüstem :
İş bu gâziler ki, gazadan çıkarırlar. Cenab-ı Hakk'ın emriyle beşte biri hünkarındır.
Hayreddin Paşa bu durumu Sultan Murad-ı Hüdavendigâr'a bildirdi.Gâzi Hünkar: Eğer Cenab-ı Hakk'ın emri ise şimdiden sonra alın, diyerek ferman etti.Bundan sonra Gâzi Evrenos Bey ve Lala Şahin'e: Akınlar da elde edilen esirlerden beşte birini padişah adına almaları emredildi.Çocukları seçmek üzere de akıncı kadıları tayin edildi. Bu yolla toplanan pek çok çocuk Murad Han'ın huzuruna getirildi. Çandarlı Hayreddin Paşa:Bunları Türk'e verelim. Hem Müslüman olsunlar, hem Türkçe öğrensinler, yeniçeri ( yeni asker) olsunlar, dedi.Alimler de " Cenab-ı Hak yüzlerini ak ve parlak, bazularını sağlam, kılıçlarını keskin ve oklarını tizeylesin. Kendilerini daima muzaffer kılsın, din-i celil-i İslâm'ın hadimi eylesin diyerek dua ettiler.İşte bu olayla başladı Yeniçerilerin serüveni. . .Sonrası gerçekten müthiş oldu. Ocak teşkilâtı kısa sürede mükemmel bir şekilde sistemleştirildi.Devşirme kanunu çıkarıldı. Devşirme memurları tayin olundukları mıntıkalarda her bir kadılığı gezerek kırk hanede bir oğlan hesabı üzere yeniçeri namzedi gençleri seçerlerdi.Çocukların 7-10 yaşları arasında olmasına çalışılırdı.Anası-babası ölmüş çocuk alınmazdı; terbiyesi noksan olacağından. . .Köy sığırtmacının oğlu seçilmezdi; aç gözlü ve ahlaksız olabilirdi.Tek oğlu olanın çocuğu alınmazdı; şımarık olacağından...Kel, fodul ve köse olanlar devşirilmezdi; diğer çocukların alay ve eğlencelerine konu olabileceklerinden...Sanat sahibi olanlar alınmazdı; ulefe için zahmet çekmez endişesiyle...Türkçe bilen alınmazdı, açılmış ve söz dinlemez düşüncesiyle.Çok uzun olanlar alınmazdı, ahmak olabilirlerdi...Kısa olanlar seçilmezdi; fitne çıkarabilirler endişesiyle. . .Asil soylu, sıhhatli, gürbüz ve mütenasip vücutlu çocuklar devşirilirlerdi.Alınan çocuğun köyü, kazası, sancağı, baba ve anası ile sipahisinin isimleri, doğum tarihi, çocuğun eşkali en ince ayrıntısına kadar kaydedilirdi.
Eşkal defteri denilen bu defterler iki nüsha olarak tanzim edilir, biri devşirme memurunda durur diğeri çocukları sevkeden sürücüye verilirdi.Devşirilen çocuklar sürü denilen yüzer, yüz-ellişer kişilik guruplar halinde sürücülerle muhafızların nezaretleri altında hükümet merkezine sevk olunurlardı.Devlet merkezine geldiklerinde derhal sünnet edilirler, iki üç gün istirahatten sonra sağ ellerinin şehadet parmaklarını kaldırarak kelime-i şehadet getirirler ve Müslüman olurlardı.Yeniçeri ağasının teftişinden geçen çocukların yakışıklı olanları saray ve en gürbüzleri Bostancı ocağı için ayrılır, diğerleri Anadolu ve Rumeli'deki aileler yanına geçici bir süre için bırakılırlardı. Kanuna göre
Rumeli'den devşirilenler Anadolu ağasına, Anadolu'dan toplananlar ise Rumeli ağasına verilerek o mıntıka köylüleri arasında taksim edilirdi.Her sene Anadolu ve Rumeli ağaları tarafından gönderilen kethüdalar, aileler yanındaki çocukları yoklamaya tabi tutarlar, durumları hakkında bilgi sahibi olurlardı.Bu uygulama ile devşirme oğlanları bir taraftan ziraatle uğraşarak üretime katkıda bulunur bir yandan da Türkçeyi, Türk-İslâm adet ve geleneklerini öğrenirlerdi.Üç-beş yıl sonra yeniçeri ağasının arzı ve Divan-ı hümayunda alınan kararla merkeze getirilirlerdi.Eşkal defterine bakılarak tekrar kontrolden geçen devşirme oğlanları Acemi ocağına kaydedilirdi.Acemi ocağı kışlasında 7-8 sene eğitim ve talim gören; ayrıca cami, mescid, medrese, köprü, hastahane inşaatlarında ve gemilerde çalışan neferler ilimce yetişir vücutça gelişirlerdi.Zamanı geldiğinde ise çıkma veya kapuya çıkma denilen usulle yeniçeri ocağına kabul edilirlerdi.Artık onlar padişaha itaatten, İslâm'a kuvvet vermekten başka bir şey düşünmezlerdi. Açlığa, susuzluğa,yorgunluğa ve her türlü çileye tahammül sahibiydiler. Dünyada, piyade birliklerinin ve düzenli orduların ilk örneği idiler.Başlarına börk denilen beyaz keçeden bir külah giyerdi yeniçeriler. Bunun arkasında ise yatırma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer alırdı. Bu kısım yağmur, kar ve soğuktan enseyi korurdu.Elbiseleri topuklarına kadar inen uzun bir giyecekti. Ayakkabıları şehirde ökcesiz yemeni, seferde yandan kopcalı bir çeşit çizmeydi.Bayraklarına ocağın sünni mezhebe mensup olduğunun bir işareti olarak İmam-ı Azam bayrağı denirdi.Bu, beyaz ipekten olup altın sırma ile bir tarafına, İnna Fetahnâ leke fethan mübînâ, diğer tarafınada Ve yensurakallâhü nasran azîzâ ayeti kerimeleri işlenmişti.Yeniçeriler harp sahasına girdikleri zaman yani düşman toprağına ayak bastıklarından itibaren, her ikindi namazından sonra sefer duası yaparlardı.Yeniçeri kethüdası çadırından çıkıp bir iskemle üzerine oturur, Yeniçeri ağasının iç ağaları ve adamları,ocak ağalarının maiyyetleri ayak üzerinde bir daire teşkil ederek dururlardı. Her odanın neferleri de çadırları önünde dizilirlerdi.Ocak yazıcısı kethüda beyin yanına gelerek dua eder,oradakiler hep bir ağızdan Allah Allah sadalarıyla, yarım saat dağları inletirlerdi. Padişaha, vezirlere, ağalara ve bütün askerlere nusret temenni
olunur ve en sonunda Hu denilerek dua biter, herkes yerlerine dağılırdı.Harbe başlıyacakları zaman ise binlerce yeniçerinin ağzından gök gürültüsü gibi çıkan Gülbank-ı
Muhammedî dosta ferahlık ve güven verirken düşmanın yüreğinin yağını eritirdi.

                                      

Allah Allah İllallah
Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan
Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran.
Eyvallah! Eyvallah!
Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan.
Kulluğumuz padişaha ayan
Üçler, yediler, kırklar!
Gülbang-ı Muhammedî, Nûr-ı Nebî, kerem-i Ali
Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli
Demine devranına hu diyelim hu!.
.


Kolay değil, tam 360 yıl. Üç kıtaya meydan okudu bu sözler. Cihad alanları önce bu sözlerle yankılandı, sarsıldı. Düşmanın yüreğine ateş yakıldı.Padişah harb meydanında ise etrafında dokuz saf, padişahın yerine serdar-ı ekrem görev yapıyorsa üç saf halinde dizilirdi yeniçeriler. Birinci saf ok veya tüfeklerini atınca ikinci saf ayağa kalkarak oklarını boşaltır, sonra sırayla üç, dört, beş, altı giderdi. Saflar dalga dalga kabarırdı.Şayet düşman kuvvetleri padişah otağına doğru yaklaşırsa, saflar hilal gibi açılır, açılır ve sonra kapanırdı. Artık o kıskaçtan sağ çıkabilecek bir güç dünyada bulunmazdı.Yüzlerce savaşa girip çıktı Osmanlı hükümdarları. Onları korumakla görevli yeniçeriler en küçük bir ihmal göstermediler. Bir Yıldırım Bayezid Han esir düştü. Ankara savaşında Timur Han'a. . .Onda da yeniçerilerin bir suçu olmadı. Anadolu askeri beylerinin yanına geçip Yıldırım'a ihanet ederken, şehzâdeler savaşın kaybedildiğini anlayıp çekilirken, yeniçeriler akşama kadar vuruştular.
Timur'un seksen bine ulaşan ezici kuvveti 8-10 bin kişilik bu efsanevi birliği dağıtamıyordu.Bir yeniçerinin ifadesiyle akıbetin sebebi:Biz: Padişahım sakın aramızdan çıkma dedik. Ancak cesur ve gayur hanımıza dinletemedik. Bizim aramızdan çıktı. Bir zaman sonra gördük ki Timur'un askeri Hünkarımızı ele geçirmiş. Timur'a
götürdüler. Biz de teslim olduk. Eğer Yıldırım Han sözümüzü dileyip aramızdan çıkmasaydı, gece karanlığında biz onu alıp giderdik. Timur'un askeri ise bizi asla bulamazdı. . .Yeniçeriler her zaman askerdiler. Savaşlardan sonra memleketlerine dönmezlerdi. Bir kısmı merkezde padişahın sarayında görev yaparken diğerleri divan-ı hümayun muhafızlığı, şehir ve kasabaların inzibatı ve serhat kalelerinde muhafızlık görevlerinde bulunurlardı.Onlar Osmanlının yaya yürüyen neferleri idiler. Bir ülkenin üzerine yürüyüşe geçtiklerinde zelzele olurcasına korku salarlardı.Batıda Belgrad'a, Budin'e, Tımeşvar'a, Uyvar'a, Viyana'ya; doğuda Bağdat'a, Revan'a Tebriz'e,
Karabağ'a; kuzeyde Bender'e Hotin'e, Polonya ovalarına; sonra Sina çöllerine, Rusya bozkırlarına, Şam'a,Haleb'e, Kahire'ye yürüdüler. Bazan beş ay, bazan bir buçuk yıl süren bu yürüyüşler Türk tarihine altın haleler gibi asılan zaferler kazandırdı .Ta ki ocak disiplini bozuluncaya kadar. . .Yahya Kemal Beyatlı "İstanbul'u fetheden Yeniçeri'ye" asırlar ötesinden şöyle sesleniyordu:

    


Vur pençe-î Âli'deki şemşîr aşkına,
Gülbangi âsmânı tutan pîr aşkına.
Ey leşker-î müfettihü'l-ebvâb vur bugün,
Feth-i mübini zamin o tebşîr aşkına.
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-î hilâl içün,
Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangîr aşkına.
Düşsün çelengi Rûm'un eğilsün ser-i Firenk,
Vur Türk'ü gönderen yed-i takdîr aşkına.
Son savletinle vur ki açılsın bu surlar,
Fecr-î hücûm içindeki Tekbîr aşkına.

DELİLER

Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliğin ismidir. Deli adı verilen süvarilerden oluşan bu birlik, savaşlarda üstün cesaret göstermeleri ve farklı giyinme şekilleri sebebiyle bu isimle anılmıştır. Asıl olarak kendilerine kılavuz, rehber manasına gelen delil ismi verilmesine karşın, cesur ve korkusuzca düşmana atılmaları nedeniyle halk arasında deli olarak anılmışlardır. Deli adını almalarının sebebi gönüllü 20-25 yaş arası gençlerden oluşmalarıydı ve savaşlarda ordunun en ön saflarında çarpışmalarıydı.

Yeniçerilerin Pirleri olduğu gibi Delilerin de Pirleri vardı. Yeniçerilerin Piri Ali bin Ebu Talib olmasına rağmen Delilerin Piri Ömer bin Hattab'tır. Çok Cesur oldukları için bu ismi aldılar. Silah olarak eğri pala, kalkan, mızrak ve bozdoğan taşıyan Deliler, başlarına pars ya da benekli sırtlan derisinden yapılmış tüylü bir miğfer giyerlerdi. Kalkanlarını da yine kuş tüyleriyle süsleyen Delilerin giysileri aslan, kaplan ve tilki postundan, şalvarları da ayı ya da kurt derisindendi. Ayaklarına ise "serhatlik" denen sivri burunlu mahmuzlu bir çizme giyerlerdi. Üzerlerine ayı, pars, aslan veya sırtlan postundan kılları dışarıda şalvarlar giyerlerdi. Bayraklarında "Kaderde ne varsa o gelir başa" yazılıydı. Sonradan giysilerinde değişiklik yapıldı, 17. yüzyıldanitibaren başlarına bir arşın uzunluğunda siyah kuzu derisinden üstü sarıklı bir kalpak giymeye başladılar.

                                                           

Çoğunluğu Türk'tür ve Rumeli'de yaşayan halklar arasından seçilmişlerdir.Türkler, Boşnaklar, Hırvatlar, ve diğer Slavhalklarından oluşturulan Osmanlı birlikleri, Rumeli beylerbeyi ve serhat beylerinin maiyet askerleri arasında yer alırlar. Bu askerler Serhadkulu isimli askerler arasında yer almışlardır.

16. yüzyılda Deliler Rumeli beylerbeyi, Semendere ve Bosna sancak beylerinin yönetiminde, 17. yüzyılın sonlarından itibaren de Anadolu vezir ve beylerbeylerinin yönetimi altında olmuşlardır. Altmışar kişilik "bayrak" adı verilen ocaklara ayrılmışlar, seferlerde "Delibaşı" adı verilen komutanları tarafından yönetilmişlerdir. 18. yüzyılda bozulmaları sonucu yönetimi altındaki beylerbeyinin görevden alınması sonucu görevlerini kaybetmişlerdir. Bu süreçten sonra köylere saldırmaya başlamışlar, eşkıyalık faaliyetleri sebebiyle 1829'daII. Mahmut tarafından dağıtılmışlardır.

Gözünü budaktan sakınmayan yürekli ve korkusuz kişiler oldukları için efsanevi bir ünleri vardır.

Bir rivayete göre de ıslatılmış mermer üzerine çıplak elle tokat atarak talim ederlerdi. İri yarı adamların ellerinde sadece bir kalkanla ve dahi kimi zaman o bile olmaksızın üzerlerine saldırdığını gören düşman askeri ne olduğunu anlayamadan, mermere meydan okuyan meşhur Osmanlı tokadıyla karşı karşıya gelir, ve bunun nasıl bir şey olduğunu anladığında ya ölü ya da artık savaşamayacak denli sakat bir asker olurdu. Osmanlı tokadı kavramı buradan çıkmıştır.