16.12.2012, Pazar

Sultan II. Murad

1404 Haziran'ında Amasya'da dünyaya gelen Murad, babası Çelebi Sultan Mehmed (Birinci Mehmed)'in vefatı üzerine daha 17 veya 18 yaşında bir delikanlı iken Osmanlı tahtına geçip idareyi eline almak zorunda kaldı. İleride de temas edilip görüleceği gibi onun yönetimde bulundugu dönem, idarî, mülkî ve hukukî mekanizmanın istikrarlı bir şekilde intizam ve ahenkle yürüyen bir devir olmuştu. Bununla beraber hâlâ Timur âfetinden kalma ve işlemekte bulunan bazı yaraların bulunduğuna işaret etmek gerekir.

Yaş bakımından çocukluktan henüz çıkmış olan İkinci Murad, hem savaş sanatında hem de siyasî deha ve anlayışta çocukluktan çok uzaktı. Gerçekten henüz on iki yaşllarında iken Şeyh Bedreddin Mahmud isyanının bastırılmasında oynadığı önemli rol, babası Çelebi Mehmed'in, oğlunun yaşına göre vaktinden önce tahta çıkabileceğini ve buna lâyik olabileceğini sezdiği belirtilmektedir. Bunun için de hükümdar, oğlunun, hükümdarların görmesi gereken eğitimden geçirilmesini istemiş, veliahdın savaşlar ve iktidarın zorlukları ile karşılaşmasını arzulamıştır. Oğlunun erken yaşlarda tahta geçmesi, babasının tasarılarına da uygun düşüyordu. Genç yaşı, yakışıklılığı, ilişkilerindeki zerafet ve nezaket, göğüs göğüse olan savaşlardaki mahareti, kendisinden daha yaşlı ve tecrübeli savasçılar ile bilhassa vasisi durumundaki Bâyezid Paşa ile yaptığı tartışmalarda son derece yumuşak başlı davranması ve çocuksu görünüşüyle askerlerinin onu hem kalpten sevmeleri, hem de kudretine saygı göstermeleri, İkinci Murad'ı ordunun yegane hâkimi durumuna getirmişti. Babasında görülen muntazam yüz hatları, olduğu gibi oğluna da geçmisti. Onun manevî etkisine yakışıklılığından ileri gelmiş bir tesir de eklenmişti. Velhasıl, bir milletin, kendi başında bulunan hükümdarda görmek istediği, tabiatin tacı olan yakışıklılık, bütünüyle İkinci Murad'da toplanmıştı. Şehzade Murad, 1410 yılına kadar Amasya sarayında kaldı. Sonra babası Çelebi Mehmed ile Bursa'ya, 1413'te de Edirne'ye gitti. 12 yaşına girince Rum vilayeti beyliği ile Amasya'ya geldi. Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve Osmancık bölgelerini içine alan Rum veya Danişmendiye vilayeti, Osmanlılar'ın doğu sınır vilayeti olup o dönemlerde fevkalâde bir önemi haiz idi. Bu yüzden Osmanlı sultanı, sarktaki gelismeleri çok dikkatle takip etmek zorunda idi. Çünkü burada, küçümsenmeyecek miktarda Türkmen ve Mogol göçebeleri vardi. Bunları, merkezin kontrolü altında tutabilmek pek kolay bir iş değildi. İşte Çelebi Sultan Mehmed, büyük oğlu Murad'i lalasi Yörgüç Bey ile bu mühim vilayetin basina gönderiyordu. Tayininden bir yil sonra Murad, idaresinde bulunan Amasya kuvvetleri ile Börklüce Mustafa isyanini bastirmak üzere Saruhan ve Izmir taraflarina hareket emrini almisti.Babasi tarafindan, ileride hükümdar olabilecek sekilde yetistirilen ıurad, babasının ölüm haberini alınca Amasya ile Bursa'yı birbirine bağlayan uzun yolu süratle aşıp Bursa'ya yetişir. Çelebi Sultan Mehmed'in ölümünden ancak o zaman haberdar olan Yeniçeriler, yeni sultanı karşılamak üzere şehrin dışına çıkarlar. Yeniçeriler, onunla birlikte saraya kadar gelip huzurunda geçit resmini tamamladıktan sonra bağlılıklarını bildirirler. Bursa'da, devlet ileri gelenleri ile yeniçeriler tarafından kendisine bey'at edilen Murad Bey, babasının cenazesini muhteşem bir törenle Yeşil Camii yanındaki türbesine defn ettirip bir hafta yas tutulmasını emr eder. 25 Haziran 1421'de, babasının ölümünden kırk gün sonra Osmanlı tahtına geçip hükümdar olan Murad'a, Yıldırım Bâyezid'in damadi Seyh Emir Buharî hazretleri kendi eliyle kiliç kusatip hükümdarligini ilan eder. Hükümdar olduktan sonra çevresinde bulunan beylikler ile politik bakımdan önemli olan Karaman, Germiyan, Menteşe, Dulkadir, İsfendiyar beyleri ile Mısır Sultani, Akkoyunlu ve Karakoyunlu emirleri, Hindistan hükümdari, Alman İmparatoru, Macar Kralı Sigismond, Bizans İmparatoru ile Eflâk ve Boğdan Voyvodalari, Sırp ve Bosna Kralları, Mora Despotu ve Venedik Cumhuriyeti gibi devletlerin tamamına özel elçiler ile mektuplar gönderip kendisinin Osmanlı tahtına geçip hükümdar olduğunu bildirir.Tahta geçtiği sırada babası gibi barış temayülünde olduğu anlaşılan Sultan İkinci Murad'ın bu barışçı arzusu, özellikle Bizans tarafından farklı bir anlayışla yorumlanacaktır. Bu sebeple Bizans, hemen hemen her zaman olduğu gibi, bu sefer de, saltanat değişikliğinin meydana getireceği nazik durumdan yararlanmaya yeltendi. Sultan Murad'ın, Osmanlı toplumunu taht hakkında tereddüde düşürecek yaşta başka erkek kardeşi yoktu. Onun, iki kardeşi, daha babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Sadece çocuk denebilecek yaşta iki küçük kardeşi kalmıştı. Bunlar da daha sonra vebadan öleceklerdi. Daha önce de temas edildiği gibi, Müslüman ve Hıristiyan devletlere elçiler gönderen Sultan II. Murad, Karaman Beyi ve Macarlarla birer barış antlaşması yapar. Barışı seven bir kimse olarak Sultan Murad, bu duygusunu her zaman açığa vuruyordu. Fakat Bizans devlet adamlarının Osmanlılar'daki saltanat değişikliğinin meydana getirebileceği ilk günlerdeki şaşkınlık havasından faydalanmak istemeleri, Sultan Murad'ı mücadeleye hazırlanma mecburiyetinde bıraktı. Bizans'tan, Sultan Murad'ı tebrik için gönderilen elçiye verilen gerçek talimat, Mustafa Çelebi (Düzme Mustafa)'nin elde bulunusundan istifadeyi temindi. İmparator Manuel, bir koz olarak elinde tuttuğu Mustafa Çelebi vasıtasıyle Murad'dan bazı menfaatler temin etmek istiyordu. Buna göre, imparatorun elçisi Çelebi Sultan Mehmed'in vasiyetine istinaden Murad'ın, küçük kardeşlerinin kendisine teslim edilmesini ister. Çelebi Sultan Mehmed'in iki küçük oğlunun (Yusuf ve Mahmud) Bizans'a gönderilme işi, sadece bir vasiyet olduğuna göre iki devlet arasında taahhüde bağlı olmayan bir mesele idi. Bunu bir hak isteme şeklinde ileri sürmek, Bizans kurnazlığından başka bir şey değildi. Nitekim elçinin şehzadelerle ilgili talebine veziri azam ve Rumeli beylerbeyi olarak işlerin idaresini elinde bulunduran Bâyezid Paşa, padişah adına "Müslüman evladının, müslüman olmayanlar yanında terbiye ve eğitim görmesinin Seriat-i Muhammediye'ye aykırı olduğu, bu bakımdan efendisi imparatora bu vâsilikten vaz geçerek kendisi ile iyi ilişkilerini devam ettirmesini rica eylediğini" söyler. Böylece, daha önce alınan vâsilik kararına uyulmayarak şehzadeler Tokat'a gönderilir. Manuel, elçilerine verilen bu cevabı öğrenince, memleketinin içinde bulunduğu acikli durumu ve güçlü bir düsmanin öfkesini üstüne çekmekle kendisini tehlikelere atmis olacagini hesap etmeksizin Dimitrius Laskaris Leontarius'u iyice silahlanmış on kadırga ile Limni adasına gönderir. Leontarius, İmparator adına burada adeta bir sürgün hayatı yaşayan Mustafa Çelebi ile pazarlığa girişir. Yapılan bu pazarlığa göre Mustafa ve onun kader arkadaşı olan İzmiroğlu Cüneyd serbest bırakılacaklardı. Mustafa, tahtın meşru vârisi olarak kabul edilecekti. Limni adasındaki sürgün hayatından sonra böyle bir devlet kuşunun başına konmasına sevinen Mustafa Çelebi, saltanati ugruna bol bol vaadlerde bulunur. İmparator, entrikali siyasetinin Müslüman Türkler arasında çıkaracaği nifaktan büyük faydalar umarak Mustafa'ya bazı şartlar teklif edince bunlar büyük bir istiyakla kabul edilir. Buna göre şayet Mustafa başarılı olursa Gelibolu ile İstanbul'un kuzeyinde Boğdan sınırına kadar Karadeniz kıyısındaki bütün şehirler ile güneyde Erysus ve Aynaroz'a kadar olan yerlerin tamamını İmparatora geri vermeyi taahhüd etti. Böylece Mustafa, büyük emeklerle elde edilmiş bulunan topraklan, tekrar Bizans'a vermeyi kabul ediyordu. Mustafa, kendisi için utanç verici olan bu antlasmayı imzaladıktan ve yemin ile de onu teyid edip sağlamlaştırdıktan sonra Leontarius, 15 gemiden mütesekkil bir filo ile onu ve yandaşlarını Gelibolu önlerine çıkarır (Eylül 1421). Bu hareketi ile Sultan Ikinci Murad'a karşı cephe alan Bizans'la birlikte Anadolu beylikleri de yeni hükümdarın babası olan Mehmed Çelebi'nin yaptığı ilhakları geri almak ve Osmanlı tabiiyetini tanımamak suretiyle ayaklanıp Anadolu birliğinin bozulmasına sebep oldular. Nitekim Germiyanoglu II. Yakub Bey, Sultan Murad'ı tanımayarak Mustafa Çelebi'nin tarafini tuttuğu gibi, Hamideli de Karamanoğlu tarafından işgal edildi. Öte yandan babaları İlyas Bey tarafından Osmanlı sarayına gönderilmiş bulunan Menteseogullari'ndan Ahmed ve Leys de bu karışıklıklardan istifade ile kendi memleketlerine dönmüş ve bagımsızlıklarını ilan edip kendi adlarına baştırdıkları paralara Osmanli hükümdarinin adını koymamak suretiyle onu tanımadıklarını gösterdiler. Anadolu birliğine vurulan darbe bu kadarla da bitmiyordu. Aydinoğlu ile Saruhanoğlu eski topraklarından bir kısmını ellerine geçirmişlerdi. Keza taarruza geçen İsfendiyar Bey de Osmanlılar'ın himayesi altında Çankırı, Kalecik ve Tosya'da hüküm süren oğlu Kasım'ı buralardan kovmuştu. Sultan Murad, Bizans tarafından tertiplenen ve Osmanlı ülkesini bölmeye yönelik olan Şehzade Mustafa isyani ile ugraşırken bu oldu-bittilere karşı sessiz kalmak ihtiyacini hissetmişti. Zira günün siyasî şartlari bir müddet için onu böyle davranmak zorunda bırakmıştı.

 

II. MURAD'IN TEKRAR TAHTA GEÇİŞİ

Murad Bey'in, Manisa'ya çekilmesinden sonra, devamlı surette onu padişah olarak kabul edip buna göre muamele eden Çandarlı Halil Paşa ile, genç padişahın etrafında toplanan rakipleri ikinci vezir ve Rumeli Beylerbeyi Hadim Şehabeddin, genç padişahın lalasi Zaganos ve vezir Saruca Paşa'lar arasında bir iktidar mücadelesi başlar. Bu arada, genç padişahı yeni fetihler için teşvik eden Şehabedin ve Zaganos Paşa'lar, onu devletin siyasetine hakim tek hükümdar olarak görmek istiyorlardi. Bu durumdan haberdar olan ve kendilerini tehlikede gören Karamanoğlu ile Kastamonu hâkimi, Murad Bey'e baş vurarak vaziyeti anlatmak zorunda kalmışlardı. Sonradan bunlara Bizans İmparatoru ve Despot da katılacaklardır, Murad Bey, bu baş vurular üzerine küçük Sultan ile, onu bu siyasete iten vezirleri şiddetle ikaz etmiş olmasına rağmen, oğlunun gerçek bir padişah gibi hareket etmesinden dolayı da içten içe sevinmişti. Bundan sonra Çandarlı Halil Paşa'nın hazırlayacağı uygun vasatı beklemeye başlar. Nitekim çok geçmeden yeniçeriler 1446'da Sehabeddin Paşa'nın aleyhine olmak üzere isyan ederler. Halkın da desteği ile güçlükle bastinlari bu isyan üzerine, devletin iç ve dis emniyeti için Murad Bey'in tekrar Edirne'ye gelip is basina geçmesi gerekiyordu. Halil Paşa'nın gizli daveti ile Murad Bey, 5 Mayis 1446'da Rumeli'ye gitmek üzere 4000 kişilik bir kuvvetle Manisa'dan yola çıkar. Fakat sonradan fikrini değiştirerek Bursa'ya gider. Ama Mora'da despot Konstantin'in tasarrufunun devam ettiği bir sırada Halil Paşa, İshak Bey ve Anadolu Beylerbeyi Özgüroğlu İsa Bey, onu tekrar Edirne'ye davet ederler. Bunun üzerine Murad Bey, Ağustos sonlarında, oğlunun haberi olmadan Edirne'ye gelir. Ertesi gün Halil Paşa, İshak Bey, İsa Bey ve diğer beyler aralarında anlaşıp genç padişaha nezaketen tahtını babası lehine terk etmesini, fakat onun bunu kabul etmeyeceğini söyleyerek bir emrivaki yaparlar. Murad Bey, yapılan teklifi kabul ederek tahta geçer. Tursun Bey, Sultan Mehmed'in babasına olan saygısından dolayı tahtını gönül rızası ile teslim ettiğini söyleyerek şöyle der: "Amma çün atasina nisbet-i kemâl-i inkiyadi var idi, hüsn-i riza ile atasin getürdi, saltanatin teslim etti." O anda da orada hazır bulunan herkes kendisine bey'at etti. Mehmed, veliahd olarak Zaganos ve Nişancı İbrahim Bey'le birlikte Manisa'ya gönderildi.

 

ŞEHZÂDE MEHMED'İN DÜĞÜNÜ

Akçahisar kusatmasının kaldırılması, Hıristiyan dünyasında büyük bir sevince sebep olmuştu. Bununla beraber Osmanlılar üzerinde fazla bir etkisinin, olmadığı anlaşılmaktadır. Zira bu hadiseden hemen sonra Sultan Murad, Şehzadesi Mehmed için Edirne'de muhteşem bir dügün tertiplemişti.
Sultan Murad, daha önce bir sefer evlenmiş bulunan oğlu Şehzâde Mehmed'e Dulkadiroğlu'nun kızını almak istediğini, Vezir-i A'zam Halil Paşa'ya sorup fikrini almak ister. O da bu görüşün yerinde olduğunu söyler. Bu sırada Dulkadir Beyliği'nde Nâsirüddin Mehmed Bey'in oğlu Süleyman Bey bulunuyordu. Bundan çok seneler önce, Çelebi Sultan Mehmed Bey de Nâsirüddin Bey'in kızını almış olduğu için arada bir akrabalık da vardı. Bunun için derhal Amasya sancakbeyi Hızır Bey'in hanımı, görücü olarak Elbistan'a gönderilir. Süleyman Bey'in beş kızından en küçüğü olan Sitti Hanım'ın nikahı kıyıldıktan sonra gelin olarak Edirne'ye getirilir. 1450 senesi kışında (H. 854, Sevval-Zilhicce) genç şehzade Mehmed'in evlenmesi münasebetiyle doğu ve batidaki dost hükümdarlar ile tâbi beyler, Edirne'ye davet edilerek muhteşem bir düğün yapılır. Bu iş ve davetlerin organizasyonu için Saruca Paşa görevlendirilmişti. Düğünden sonra Şehzade Mehmed genç karısıyla birlikte Manisa'ya gider.

 

SULTAN II. MURAD'IN VEFATI VE SAHSİYETİ


Sultan II. Murad, genç evlileri Manisa'ya uğurladıktan kısa bir müddet sonra 1 Muharrem 855 (3 Subat 1451) günü kuşluk vakti vefat etti. Kaynakların çoğu, Sultan Murad'ın ölümünü nüzûl (felç) isabetine, bazıları da soğuk algnligindan ileri gelen kisa bir hastaliga baglarlar.
Dukas ve Hammer gibi bazı tarihçiler de aşırı yorgunluğun ölümüne sebep olduğunu bildirliler. Öldüğü zaman henüz kırk sekiz yaşlarında idi. Ölüm hadisesinden hemen sonra cesedi tahnit edilir. Vefat haberi Manisa'daki Şehzade Mehmed'e bildirilerek derhal gelmesi istenir. Halil Paşa tarafından gönderilen bu haber üzerine "Beni seven arkamdan gelsin" diyen Şehzade Mehmed, sür'atli bir şekilde Edirne'ye gelip babasının ölümünden 16 gün sonra Osmanlı tahtına geçer. İleride "Fatih" ünvanını alacak olan genç padişah, babasının vasiyeti gereği cesedini Bursa'ya göndererek onu bugün hâlâ "Muradiye" diye bilinen semtteki türbesine defn ettirir.
Murad Bey, veya halkın dili ile Koca Murad 1446 Ağustos'unda tanzim edip Eylül sonlarında Halil Paşa, Saruca Paşa, İshak Paşa ve kadiasker Mehmed b. Feramürz tarafindan tescil olunan vasiyetnâmesinde nereye ve ne şekilde gömüleceğini, üstüne yapilacak türbenin ne şekilde olacağini ve nihayet vakfının sartlarını bildirir. O, aslı Arapça olan ve oğlu tarafından uyulan vasiyetnâmesinde şöyle diyordu:
"... Öldügüm zaman beni Bursa'ya, caminin yakınındaki oğlum Alaeddin'in 3-4 arşın yanına gömün. Mezarımın üstüne büyük hükümdarlar için yapılan muhtesem türbelerden yapmayınız. Cesedimi lahde değil, sünnet-i seniyye üzre toprağa koyun. Etrafı duvar fakat üstü açık bir türbe yapınız. Hafızların Kur'an okuyacaklari yerin üzeri kapalı, kabrimin üstüne yağmur yağması için oraya tesadüf eden kısmın üstü açık olsun. Azad edilmemiş olan kölelerimin tamamı ölümümden kı
rk gün önce azad edilmiştir. Etrafima evlad ve akrabalarımdan kimseyi gömmeyin. Eğer Bursa'dan başka bir yerde ölürsem nâsimi oraya nakl ediniz. Bu nakil, bir perşembe günü olsun ki, defin cuma günü gerçeklessin..."


II. Murad hakkinda gerek Osmanlı, gerekse diğer milletlere mensub tarihçilerin ittifaka yakın bir şekilde beyan ettiklerine göre o, ince ruhlu, hassas, çok âdil, merhametli, sözüne ve vaadlerine sâdık, cesur, azim ve tedbir sahibi, güler yüzlü, ahdine riayet edenler hakkında dost, ahdini bozanlar hakkında da sedid idi. Hammer'in de ifadesine göre memleketini şeref ve hakkaniyetle idare ederek milletinin hatırasında mütedeyyin (dindar) lütufkâr, âdil ve metin bir hükümdar adı bıraktı. Savaşta olduğu gibi barışta da sözünün eri idi. Ancak sözünden dönenlerin korkunç öc alıcısı idi.Sultan II. Murad, ince ruhlu ve hassas bir kimse idi. Ilmî müsahabeleri sever, ulemayı himaye eder ve onlara tahsisatlar ayırırdı. Musikî, şiir ve edebiyata düşkündü. Denebilir ki şiir, onunla Osmanlı sarayina girmişti. Şuara tezkireleri, onun şairliğinden bahs ederlerken onun ilim ve sanata olan sevgisinden de uzun uzadıya söz ederler. Güldeste-i Riyaz-i İrfan'a göre bizzat kendi latif tab'i (yaratılışı) şiire meyyâl ve nükte söyleyicilerin dildâdesi olup haftada iki gün âlim ve şairleri divanında toplayıp ilmî mübâheseler ederek ve şairlerin münazara ve münakasalarını dinleyerek "Ehl-i kemâlin cevheri, ancak itibar ile parlayıp açılır" derdi. Çağdaş tarihçi Ibn Tagriberdî, onun şahsiyeti hakkındaki şu ifadeleri ile gerçeği yansıtmaya çalışır: "Hükümdarlığı uzun sürmüş, yükselmiş, haşmet kazanmış, saadete ermiş ve Rûm (Anadolu) hükümdarlarının en büyüğü olmuştur. Cihaddan hiç bir vakit geri kalmamakla beraber eğlence ve zevke düşkündü. Allah yolunda tehlikelere bizzat atılır ve bu uğurda yorulmak bilmez, varını yoğunu harcardı. Bütün hayatı böyle geçmiş denebilir. Bununla beraber halka karşı âdil olup işleri ile yakından ilgilenirdi. Aynı zamanda cömert ve iyi huylu idi. Yalnız su kadar var ki keyfine düşkündü. Musikî ehlini severdi. Fakat bir cihad haberi gelince derhal kalkar her seyi bırakırdı. "Ülkesinde kültür ve ilim hayatını yükseltmek için her fedakârlığı göze alabilen Sultan Murad, ilim adamı ve bilginlere karşı son derece cömert davranırdı. Bu sebeple Arabistan, Türkistan ve Kırım gibi yerlerden pek çok değerli âlim, onun ülkesine gelmişti. Bu da memlekette kültürün gelişmesine ve ilmî ilerlemenin sür'atli bir şekilde olmasına sebep olmuştu. Gerçekten de onun döneminde Arapça ve Farsça'dan bir çok eserin Türkçe'ye tercüme edildiğini, bunun da kültürel gelişmeye tesir ettiğini biliyoruz. Hatta onun adına birçok eser telif ve tercüme edilmişti.Sultan Murad, Edirne, Bursa, Selânik, İpsala ve Ergene gibi önemli yerleşim merkezlerinde yaptirdiğı hayır ve sosyal tesisler ile de dikkat çeker. Yaptırdığı muazzam eserler sebebiyle kendisine "Ebu'l-hayrât" ünvanı verilmisti. Onun bu neviden faaliyetlerini gören devrinin devlet erkâni ile zenginleri de benzer tesisleri kurmakta gecikmediler. Bursa'da Muradiye Camii, imâret, medrese ve müstemilâti Sultan II. Murad tarafindan yaptırılmıştır. Fakat bu hakan asıl dev eserlerini Edirne'de inşa ettirmişti. Bunların en mühimleri, Muradiye (1435), Dâru'l-hadis (1435), Yeni Camii (Bugünkü adi ile Üç Serefeli, 1447) gibi eserlerdir. "Üç Şerefeli" denen minare, Türk minarelerinin en güzellerinden biridir. 1413'te Çelebi Sultan Mehmed'in, Mimar Konyalı Hacı Alaeddin'e tamamlattığı Eski Camii'de olduğu gibi Üç Serefeli'de de kışın abdest musluklarından sıcak su akardı. Sultan Murad, Edirne'yi ihya edercesine kalkındırmış ve Balkanların en büyük şehri haline getirmişti. O, Ergene köprüsünü yaptırmak suretiyle bölgeyi de yerleşime açmıştı. Doğu ile batı arasında önemli bir geçit vazifesi gören Ergene köprüsünün yeri, orman ve bataklıktı. Bu yüzden burası, eşkiya, kanun kaçakları ve hırsızlar için mükemmel bir barınak vazifesi görüyordu. Sultan Murad, böyle bir yerde köprü yaptırmak suretiyle hem kötülüklerin barınağını kurutmuş oluyor, hem ulaşımın kolaylaşmasını sağlıyor, hem de bölgenin mamur hale gelmesine yardım ediyordu. Köprünün inşasından sonra burada camii, hamam, imâret ve pazar gibi halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek sosyal tesisleri kurduktan sonra halkı oraya yerleştirir. O, bununla da kalmaz, gelip oraya yerleşen halkı birçok vergiden de muaf tutar. Âsikpaşazâde köprü inşaatının durumunu verdikten sonra şöyle der: "Köprünün iki başını mamur şehir edüp imâret ve Cuma mescidi etti. Hamam ve pazarlar yaptı. Ve ol vakit kim imâretin kapusu açıldı. Sultan Murad ulemayı ve fukarayı kendisi aldı ol imârete vardı. Bir nice gün atâlar etti. Akçalar ve floriler üleşirdi. Ol taam pistiği vakit kendi mübarek eli ile fukaraya üleştirdi. Ve çırağın kendi uyardı. Yapan mimarlara hil'atlar giydirdi. Ol şehrin halkını cemi-i avarızdan muaf ve müsellem etti."