28.05.2014, Çarşamba

Sultan Abdülaziz Han

 
Sultan  Abdülaziz Han 25 Haziran 1861- 30 Mayıs 1876 Sultan Abdülaziz Han
25 Haziran 1861- 30 Mayıs 1876
(Osmanlı Türkçesi: عبد العزيز) (d. 8 Şubat 1830 – ö. 4 Haziran 1876), 32. Osmanlı padişahı ve 111. İslam halifesidirII. Mahmut vePertevniyal Sultan'ın oğlu, Abdülmecid'in kardeşidir. Abdülaziz 25 Haziran 1861 tarihinde kardeşinin ölümü üzerine, 31 yaşında iken tahta geçmiştir.

Saltanatı

Sultan Abdülaziz Han Sultan Abdülaziz Han

Güreş, cirit ve av sporlarına meraklı olan padişahın tahtta kaldığı sürece en çok üzerinde çalıştığı konu Osmanlı Donanması'nın modernizasyonu idi. Bu nedenle o dönemlerde Avrupa devletlerinden alınan kredilerin çoğu bu konuda harcandı. Sayısı gün geçtikçe artan Osmanlı Ordusu'nun askerlerine yetecek dönemin son model top ve tüfeklerin de sağlanması Abdülaziz döneminde gerçekleşmiştir.

Sultan Abdülâziz hükümdarlığı süresince sık sık ülke içi ve ülke dışı temaslarda bulunmuş geziler düzenlemiştir. Yavuz Sultan Selim'den sonraMısır'ı ziyaret eden ilk ve tek Osmanlı Padişahı Abdülaziz'dir.

Sultan Abdülaziz Han Sultan Abdülaziz Han

Eyâletlerin yanı sıra Abdülaziz Batı Avrupa'da ziyaretler yapan ilk ve tek padişahtır. 1867 yılında Paris'te açılan büyük bir sanat sergisine III. Napolyon'un daveti üzerine katılan Abdülaziz, sergiden sonra imparator ile temaslarda bulunmuş İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan gezilerinden sonra da geri dönmüştür. Ayrıca Richard Wagner'in Bayreuth operasına maddi yardımda bulunmuş ve davet edilmiştir. Seyahatlerinde İngiltere kraliçesi Victoria, Belçika kralı II. Leopold, Prusya kralı I. Wilhelm, Avusturya-Macaristan imparatoru François-Josef ve Romanya Prensi I. Karol ile görüşmüştür.

Sultan Abdülaziz Han Sultan Abdülaziz Han

Osmanlı'da Abdülaziz döneminde Batı'yla iyi ilişkiler kurulmasına özellikle dikkat edildi. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı'nın girdiği Batılılaşma süreci bu dönemde de devam etti. Ülke genelinde yeni vilâyetler ilân edildi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Eğitim sistemi örnek alınarak tekrar düzenlendi. Doğu Ekspres'in bir durağı olan Sirkeci Garı'nın temelleri Abdülaziz döneminde atılmıştır.

Abdülaziz'in 15 senelik hükümdarlığı boyunca yaptığı bazı yenilikler şunlardır;

Sultan Abdülaziz Han ın çizimi Sultan Abdülaziz Han ın çizimi
  • Yeni asker üniformaları hazırlandı.
  • İlk kez posta pulu kullanıldı.
  • Sahillere deniz fenerleri inşâ edildi.
  • Osmanlı Bankası açıldı.
  • Bugünkü Sayıştay ve Danıştay seviyesinde kurumlar oluşturuldu.
  • Lise ve sanayi okulları açıldı.
  • Orman madencilik ve tıp okulları açıldı.
  • İtfaiye teşkilâtı kuruldu.
  • Fransa, Avusturya ve İran yöneticileri İstanbul'a ziyaretlerde bulundu.
Abdülaziz Avrupa seyahatinde (1867). Abdülaziz Avrupa seyahatinde (1867).

Döneminde yaşanan önemli olaylardan bir kısmı ise Rusya ve Avrupa devletleri'nin kışkırttığı Balkan isyanlarıdır. 1861-64 yılları arasındaki Karadağ İsyanı İkinci Karadağ Harekatı ile bastırılmasına rağmen, Karadağ sorunu büyümeye devam etti. 1861-66 yılları arasındaki Eflak-Boğdan olayları Birleşik Romanya'nın doğuşunu ve bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. 1862-67 yılları arasındaki Sırbistan olayları ise Türk askerlerinin Sırbistan'daki kalelerden çekilmesiyle sonuçlandı. 1866-68 arasındaki Girit Ayaklanması Girit Nizamnamesi ile çözümlenmeye çalışıldıysa da Girit'in kaybına giden olaylar dizisi başlamış oldu. Hıdivlikle yönetilen Mısır'ın özerklik haklarının genişletilmesi bu eyaletin 1882'de kesinkes kaybına yolaçan Mısır'ın borç sorununun ortaya çıkmasına başlangıç teşkil etti. Abdülaziz'in hükümdarlığının son yılları ise 1875-76 yılındaki Hersek İsyanı ile 1867'de başlayan ve 1876'da iyice yayılan Bulgar İsyanları ile mücadele ederek geçti. 30 Mayıs 1876 Darbesi ile tahttan indirildi. Gözaltında bulundurulduğu Feriye Saraylarında 4 Haziran 1876 günü bilekleri kesilmiş olarak ölü bulundu.

Abdülaziz'in ölümü hep tartışma konusu olmuştur. Resmi tarih olarak intihar ettiği yazılsa da özellikle son yıllarda öldürüldüğüne dair iddialar daha da artmıştır. Bahattin Öztuncay’'ın hazırladığı ve Aygaz tarafından yayımlanan “Hatıra-i Uhuvvet: Portre Fotoğraflarının Cazibesi 1846-1950” adlı kitapta ilk kez yayınlanan bir resimde Abdülaziz'in hal edildikten sonra ve ölmeden önce çekilmiş son fotoğrafı yer almaktadır. Bu resimde saray hizmetçileri laubali bir şekilde padişaha dirsek dayamış, padişah ise eski bir üst baş ve etrafa öfkeyle bakan gözlerle görülmektedir.

Sultan Abdülaziz Han'ın Avrupa ziyareti

Bir Osmanlı İmparatoru olarak Garb’e ordusunun başında olmaksızın ve sadece seyahat ve ikili ilişkiler kurmak üzere, barış içerisinde gitmek ilk ve son kez Osmanlı’nın 32. hükümdarı Sultan Abdülaziz’e nasib olacaktı... Her ne kadar, o sırada Abdülaziz ile birlikte Garb Seyahatine katılmış olan Veliahd Şehzade Murat Efendi ,Şehzade Hamid Efendiler ve Şehzade II.Abdülhamid de daha sonra Padişah olmuşlarsa da o sırada henüz 27 ve 25 yaşlarını sürmekte olan birer Osmanlı şehzadesiydiler.

1867 Paris Evrensel Sergisi, Abdülaziz ve Kadıköy’ün “Tokuşan Boğa” Heykeli - I - 1867 Paris Evrensel Sergisi, Abdülaziz ve
Kadıköy’ün
“Tokuşan Boğa” Heykeli - I -

Dolmabahçe Sarayı, Mabeyn-i Hümayun (Selamlık) - Kırmızı Oda Dolmabahçe Sarayı, Mabeyn-i Hümayun (Selamlık) - Kırmızı Oda
Muharrem ayının 17.nci günüydü, Dolmabahçe Sarayı’nın ikinci katındaki Mabeyn-I Hümayun (Selamlık) bölümünün elçilere ayrılmış olan Salonu’nun Boğaz’a nazır Kırmızı odasında, ağır kırmızı perdelerin yarattığı boğucu, karanlık ve gergin ortamda sunmuştu, Fransa’nın Dersaadet Sefiri Kont M. Bourrée, Fransa İmparatoru III.Napoleon’un Milletlerarası Paris Sanayi Sergisi’nin açılışı münasebetiyle Sultan Abdülaziz’I Fransa’ya davet eden mektubunu Cemil Bey’e…   Çok heyecanlanmış, sesi titreyerek, “Sultan hazretlerini bütün Paris ve bütün Fransa, samimi bir heyecanla beklemektedir” diyebilmişti...   “Efendimize arz ederiz” diye cevaplamıştı onu Başmabeyinci Cemil Bey, kısa, kesin, mağrur bir yüz ifadesiyle…  
Dolmabahçe Sarayı, Mabeyn-i Hümayun (Selamlık) - Sefirler Salonu Dolmabahçe Sarayı, Mabeyn-i Hümayun (Selamlık) - Sefirler Salonu

Bu sırada, dışarıda Sefirler Salonu’nda, İngiltere’nin Dersaadet Sefiri Sir Henry Elliot da sırasının gelmesini bekliyordu, Zat-ı Şahane’nin Kraliçe Victoria tarafından Londra’ya davet olunduğunu arz ve tebliğ etmek ve kraliçenin mektubunu Başmabeynci Cemil Bey’e takdim etmek üzere...

DolmabahceRihtimi

Sıcak ve güneşli bir gündü, Ortaköy Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra ikindi vaktinde Dolmabahçe rıhtımından Anadolu ve Rumeli hisarlarından atılan 41 pare top atışı ile Sultaniye Yatı’na binmiş ve saatler öncesinden Boğaz kıyılarında toplaşan tebaasını selamlayarak başlamıştı 46 gün sürecek Garb Yolculuğuna, Osmanlı İmparatorluğu’nun görgülü, kültürlü ve entellektüel padişahı Abdülaziz, takvimler 21 Haziran 1867’yi gösteriyordu… Bu Avrupa Seyahatinde Sultan Abdülaziz’e Paris Sefareti’ne de bildirilen 56 kişi eşlik edecekti. Heyette Zat-ı şahane Sultan Abdülaziz’in yanısıra, Abdülaziz’in o sırada 10 yaşında olan oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi, Sultanın veliahd yeğeni Şehzade Murat Efendi, yeğeni Şehzade Hamid Efendi, Başmabeynci Cemil Bey, Başkatip Emin Bey, İkinci İmam Akşehirli Hoca Hasan Efendi ve altı mabeynci, 4 yaver, 6 yüksek rütbeli zabit, 10 zabit, 6 silahşör, Hariciye Nazırı Fuat paşa, Hariciye Teşrifatçısı Kamil Bey, Divan-ı Hümayun Tercümanı Arifi Bey, Hariciye Nezareti Hususi Katibi Ali Fuad Bey, İstanbul Şehremini Ömer Faiz Bey, Sultanın özel hizmetine bakan 12 görevli, Şehzadelerin özel hizmetlerini gören 6 hizmetli yer almaktaydı.
“Sultaniye Yatı” 1903 yılında Boğaziçinde demirliyken. “Sultaniye Yatı” 1903 yılında Boğaziçinde demirliyken.

Sultan Abdülaziz ve maiyyeti, 1853 yılında Mısır Donanması için, “Feyz-i Cihat” adıyla Londra Blackwall’de C. J. Mare tarafından inşa edilmiş olan buharlı, tek bacalı, yandan çarklı ve iki direkli büyük bir kısmı tahtadan yapılmış olan ve 1862 yılında Forrester&Co. tarafından yeniden inşa edildikten sonra Mısır Hidivi İsmail Paşa tarafından “Sultaniye” adıyla Sultan Abdülaziz’e hediye edilen 119,2 metre uzunluğunda 12,2 metre genişliğindeki ve 3095 ton ağırlığındaki yat ile seyahat edecekti. Yatın motor gücü 750 HP, hızı ise 15 knot’tu ve yatta 2 adet 120 mm’lik ve 2 adet de 37 mm’lik top bulunuyordu. Sultaniye Yatına, görevlileri ve seyahat malzemelerini taşıyan Pertevniyal yatı, Uskurlu Aziziye fırkateyni, Zırhlı Orhaniye firkateyni ve Fransiz Büyükelçisi Kont Bourrée’nin bindiği Forben yatı eşlik ediyorlardı. Pertevniyal Yatında görevlilerin arasında Bolu’lu aşçılar bile vardı, hatta Sultan Abdülaziz’in içeceği suyun yanısıra abdest alacağı suyu bile Pertevniyal yatında taşınmıştı. Sultaniye yatı 1872 yılında onarım göremeyecek derecede arızalanmış donanmaya verilerek zaman zaman nakliye işlerinde kullanılır olmuştu. İşe yarayacak kısımları söküldükten sonra da 1905 yılında eskidiği için hizmet dışı bırakılan yat, İzmir limanında bağlanmış, 1908 yılında hurdacılara verilmiş,  Ekim 1911’de İtalyan Savaş gemilerinin İzmir Limanına girmelerini engellemek amacıyla içerisine taş doldurulmak suretiyle hazırlanan ve mürettebat tarafından altı delinerek karaya oturtulan tekne 20 Nisan 1912’de Yenikapı geçidinde bütünüyle batırılmıştı.

Sultaniye Sultaniye

Sultaniye yatı  ve beraberindeki filo Çanakkale Boğazını geçtikten sonra Fransız Donanmasına ait 3 görkemli zırhlı tarafından karşılanmış, filo zırhlıların takibiyle önce Midilli, Sakız, Girit adaları geçmiş, 27 Haziran Perşembe günü İtalya karasularına girildiğinde İtalya Donanmasına ait bir zırhlı üç firkateyn de filoya katılarak 28 Haziran Cuma sabahı Napoli’ye varılmıştı. Orada bir vakit durularak Floransa Sefiri Rüstem Bey ile görüşülmüş, yola devam edilerek Korsika adası açıklarından geçerek 8.nci günün sonunda 29 Haziran Cumartesi günü de Marsilya yakınlarındaki Toulon Limanına varılmıştı.

SultaniyeInterior

Kısa bir yemek molasının ardından, Sultan Abdülaziz ve refakatindeki Osmanlı heyeti, Metropolitan Carriage & Wagon Company tarafından (İzmir-Aydın hattında* sefer yapan şirket) bir yıl önce Sultan Abdülaziz için özel olarak Saltley, Birmingham’da üretilmiş bir vagonun takılı olduğu bir trenle Marsilya üzerinden Paris’e hareket edilmişti. 

“Saltanat Vagonu’nun içi” “Saltanat Vagonu’nun içi”

23 Eylül 1856’da yapımına ferman çıkartılan, 1857 yılının Eylül ayında temeli atılan 13 km.lik İzmir-Aydın demiryolu tam on yıl sonra hizmete girebilmiş ve İzmir’den hareket eden tren 1 Temmuz 1866 tarihinde Aydın’a varabilmişti.

Sultan Abdülaziz’in “Saltanat Vagonu” Sultan Abdülaziz’in “Saltanat Vagonu”

30 Haziran sabahı, Paris halkı ellerinde bayrak ve çiçeklerle uzak ve mistik diyarlardan gelen bu ilgi çekici İmparatoru görmek için Lyon Garı’na toplanmış, Fransa İmparatoru III. Napoleon ve Fransa’nın tüm önemli diplomatları da Sultan Abdülaziz’I karşılamak üzere peronda dizilmişlerdi.

Paris, La Gare de Lyon Paris, La Gare de Lyon

O sırada kırmızı, beyaz çiçeklerle ve yeşil defne dallarıyla süslenmiş olan tren kulakları çınlatan düdükleri ve çıkarttığı buharın sisleri içerisinde gara girmişti. Bu sırada Fransız Kraliyet bandosu da iki ülkenin marşlarını çalmaktaydı.Sultan Abdülaziz, gövdesi tuğrası ile süslenmiş olan Kırmızı ve Turkuvaz renkli, Osmanlı motifleri ile bezenmiş “Saltanat Vagonu”nun ceviz kapısının yavașça açılmasıyla trenden inmiş, coşku ve heyecanla elini uzatan, hatta onu kucaklamaya yeltenen III. Napoléon’la sadece tokalaşmakla yetinmiş, fazla samimiyet göstermemişti.

1867ArrivéeDuSultan_àParis

Sultan Abdülaziz alay ve tören arabaları ile İstasyondan alınarak İmparatorluk Sarayı’na götürülmüş, orada İmparatoriçe Eugénie ile tanıştırılmıştı.

Eugenie

Bu güzelliği ve zekasıyla meşhur olan İmparatoriçe daha ilk bakışta Sultan’ın aklını başından almış, seyahat boyunca aklı onda kalmıştı.

Paris 1867 Paris 1867
Fransa İmparatoriçesi Eugénie de Montijo Fransa İmparatoriçesi Eugénie de Montijo
Sultan Abdülaziz, İmparatoriçe Eugénie’yi bir daha ancak iki sene sonra İmparatoriçe’nin Mısır’a Suveyş Kanalının açılış merasimine giderken Fransız emperyal yatı “L’aigle” ile Ekim 1869’da İstanbul’a uğraması sayesinde görebilmişti
İmparatoriçe Eugénie’nin İstanbul’a geldiği Fransız emperyal yatı L’aigle İmparatoriçe Eugénie’nin İstanbul’a geldiği Fransız emperyal yatı L’aigle
Fransa İmparatoriçesi Eugenie şerefine Beykoz Çayırı’nda düzenlenen av partileri sırasında buraya Hümâyunâbâd Kasrı (Tokat Köşkü) inşaa edilmişti. Ancak bu pavyondan günümüze hiçbir iz kalmamıştır. Fransa İmparatoriçesi Eugenie şerefine Beykoz Çayırı’nda düzenlenen av partileri sırasında buraya
Hümâyunâbâd Kasrı (Tokat Köşkü) inşaa edilmişti. Ancak bu pavyondan günümüze hiçbir iz kalmamıştır.
Konuk İmparatoriçeyi görmek için Hümâyunâbâd Kasrı önünde toplanan halk Konuk İmparatoriçeyi görmek için Hümâyunâbâd Kasrı önünde toplanan halk

Beylerbeyi Sarayı’nda misafir edilen İmparatoriçe ile 17 Ekim gecesi saatlerce beraber kalmışlar ve bu çok özel anlar yıllarca bir söylenti olarak dilden dile aktarılmıştı. Bu efsanenin gercekliği ve detayları ancak yakın bir tarihte İspanyol Cervantes Enstitüsü Müdürü Pablo Martin Asuero’nun yazıp yayınladığı “Mavi Sütunlu Saray” adlı kitapta ortaya cıkmış oldu.

İmparatoriçe Eugénie’nin İstanbul ziyareti sırasında kaldığı Beylerbeyi Sarayı İmparatoriçe Eugénie’nin İstanbul ziyareti sırasında kaldığı Beylerbeyi Sarayı
Sultan Abdülaziz, Tuilleries Sarayı’nda İmparatoriçe Eugénie tarafından
karşılanmış ve ilk kez orada tanışmışlardı. Yemekten sonra Sultan Abdülaziz ve beraberindeki heyet kendilerine tahsis edilen Elysée Sarayına geçmek üzere Tuilleries Sarayı’ndan ayrılmışlardı. Ertesi sabah, Pazartesi günü, İmparator III. Napoleon ile birlikte Eski Fransa krallarından Louis’in görkemli saltanat arabası ile Sanayi Fuarının düzenlendiği Kristal Palas’a gidilmiş, Sanayi Fuarı gezilmiş, yeni ürünleri icad eden sanatkar ve sanayicilere İmparator, İmparatoriçe ve Sultan tarafından birlikte ödül ve nişanlar verilmiş, sonrasında tekrar saraya dönülmüştü.
Nisan 1867 - 31 Ekim 1867 tarihleri arasında Champs de Mars’da 167 dönümlük bir arazi üzerinde kurulan Paris Evrensel Sergisi Nisan 1867 - 31 Ekim 1867 tarihleri arasında Champs de Mars’da 167 dönümlük bir arazi üzerinde kurulan Paris Evrensel Sergisi

Fuar ziyareti sırasında ilk olarak, Bursa Yeşil Cami’nin bir kopyası olan bir Cami, Boğaziçi’nin Anadolu kıyılarında yer alan lüks köşkleri simgeleyen Boğaziçi Köşkü ve geleneksel Türk Hamamının başarılı bir kopyası olarak hamam üçlemesiyle yaratılan Otantik Doğu imajını sergileyen Osmanlı Pavyonu’nu ziyaret eden Sultan Abdülaziz, kendisi de sanata meraklı olduğundan özellikle güzel sanatlar galerisi ile ilgilenmiş, sergilenen eserler arasında o dönem Paris’te resim eğitimi gören Şeker Ahmet Paşa’nın çizdiği karakalem Abdülaziz Portresi çok hoşuna gitmiş ve bu Şeker Ahmet Paşa’nın sonraki yıllarda ilk Türk Saray Ressamı olmasının da yolunu açmıştı.ParisExpositionUniverselleDe1867A

Bu arada Sultan Abdülaziz, sırf kendisi ile tanışabilmek için Paris Evrensel Sergisini bahane ederek binlerce kilometrelik yolu katederek gelen
Rus Çarı II. Alexander ile de tanıştırılmıştı.
Sultan Abdülaziz ile birlikte fuarı ziyaret eden İmparator III. Napoleon, doğudan gelen bu önemli misafirinin ilgisini sağlamak üzere elinden geleni yapıyor onu kendi medeniyeti karşısında şaşırtmaya çalışıyordu. Ancak, Sultan Abdülaziz ilgi çekici ve şaşırtıcı durumlara ragmen kayıtsız ve ağırbaşlı davranıyor, dünyanın değişik bölgelerinden gelen insanları izlemekle ve fransız sosyetesinin yaşantısını ve halkın yaşayışını gözlemlemekle yetiniyordu. Sultan’a eşlik eden Hariciye Nazırı Keçecizade Fuat paşa Abdülaziz’in ilgisizliğini ve durgunluğunu, Padişah hiç bir şeye karşı, hayretini, hatta aşırı alakasını göstermedi. Aslında ruhunda ve kafasında derin izler bıraktığında şüphe duyulmayan hadise ve eserlere karşı bile kayıtsız ve doğal yaklaştı. Hünkâr, şahsına ve sülalesine has o gurur ve istiğna ile sakin, vakur ve ciddi idi. Sultan Abdülaziz’in bu tutumu, ev sahibi III. Napoleon'u da şaşırtmıştı.” sözleri ile ifade etmişti.
AbdulAzis
1867 Paris Sanayi Fuarında  Bursa Yeşil Caminin kopyası olan Cami 1867 Paris Sanayi Fuarında Bursa Yeşil Caminin kopyası olan Cami

Paris’te daha sonraki günlerde Sultan Abdülaziz görülmesi ve gezilmesi uygun yerleri ziyaret etmiş ve 10 günün sonunda 3 Temmuz’da İngiltere Kraliçesi’nin davetine icabet etmek üzere İngiltere’ye gitmek için Paris’ten tren ile hareket ederek Manş Denizi kıyısındaki Boulogne liman şehrine gitmiş ve gece orada istirahat etmişti.

Sultan Abdülaziz Paris’ten ayrılırken “Le Figaro” gazetesi manşetinde; “ Osmanlı Sultanı Fransızların kalbini de beraberinde götürüyor” diyerek Fransız halkının izlenimlerine tercüman olmuştu. Ertesi sabah limandan kendisine tahsis edilmiş olan İmparatorluk Yatı  “La Reine Hortense” ile İngiltere’ye geçmek üzere Manş Denizi’ne açılınmış, Sultan Abdülaziz’i Dover Limanında Veliahd Prens Edward karşılamıştı.
İmparatorluk Yatı “La Reine Hortense” Le Havre Limanında, 1856 İmparatorluk Yatı “La Reine Hortense” Le Havre Limanında, 1856

12 temmuz 1867’de de Londra’da Kraliçe Victoria kendisini karşılamış ve Sultan Abdülaziz’e genellikle Winsdor Kalesi St. George Kilisesi’nde baş rahibin huzurunda yapılan bir törenle verilen İngiltere’nin en yüksek şövalyelik nişanı olan Haç şeklinde tasarlanmış “Order of the Garter”ı (dizbağı nişanı) İslam Dünyasının Halifesi söz konusu olduğu için özel bir hassasiyet göstererek bir İngiliz Savaş gemisinde elleri ile takdim etmiş ve Abdülaziz’i Garter Şövalyesi ilan etmişti.

İmparatoriçe Viktoria, Sultan “Order of the Garter” nişanını takdim ederken. İmparatoriçe Viktoria, Sultan “Order of the Garter” nişanını takdim ederken.
18 Temmuz 1867’de Londra’yı ziyaret eden Sultan Abdülaziz’in onuruna Londra Şehri Belediyesi tarafından bir ziyafet verilir ve kendisine o ziyafette bu ziyaret vesilesiyle yaptırılan bir hatıra Madalyonu takdim edilir. Madalyonun ön yüzünde Sultan Abdülaziz’in bir portresi , Osmanlı İmparatoru Abdülaziz ve Londra Ziyareti 1897 yazıları görülmekte, arka yüzde ise Solda St. Paul kathedrali önünde ayakta duran ve Londra Şehrini temsil eden batılı bir kadın figür, sağda Sultan Ahmet Camii’nin önünde ayakta duran Oryantalist bir kadın figürünün elini çift eli ile sıkmakta, tokalaşmaktadır. Oryantalist kadın figürü bir eli ile tokalaşırken sanki diğer sol eli ile peçesini açar gibidir. İki figürün arasında City of London armasını temsil eden bir kalkan ve üzerinde de “WELCOME”- Hoşgeldiniz yazmaktadır. 18 Temmuz 1867’de Londra’yı ziyaret eden Sultan Abdülaziz’in onuruna Londra Şehri Belediyesi tarafından bir ziyafet verilir ve kendisine o ziyafette bu ziyaret vesilesiyle yaptırılan bir hatıra Madalyonu takdim edilir. Madalyonun ön yüzünde Sultan Abdülaziz’in bir portresi , Osmanlı İmparatoru Abdülaziz ve Londra Ziyareti 1897 yazıları görülmekte, arka yüzde ise Solda St. Paul kathedrali önünde ayakta duran ve Londra Şehrini temsil eden batılı bir kadın figür, sağda Sultan Ahmet Camii’nin önünde ayakta duran Oryantalist bir kadın figürünün elini çift eli ile sıkmakta, tokalaşmaktadır. Oryantalist kadın figürü bir eli ile tokalaşırken sanki diğer sol eli ile peçesini açar gibidir. İki figürün arasında City of London armasını temsil eden bir kalkan ve üzerinde de
“WELCOME”- Hoşgeldiniz yazmaktadır.

Sultan Abdülaziz, 23 Temmuz’da Belçika’ya geçmiş, Brüksel’de Kral II. Leopold ile buluşmuştu. Yoğun programı nedeniyle Berlin’den gelen daveti geri çevirmek zorunda kalmış, ancak Prens Otto von Bismarck’ın israrları üzerine Prusya Kralı I. Wilhelm ve Kraliçe Augusta ile Berlin’e 460 km. uzaklıktaki Koblenz’de görüşmüştü. 27 Temmuz Salı günü sabah 07:00 sıralarında tren ile Viyana Garında Viyana Valisi Kont Korinski, General Harting, Emniyet Müdürü şövalye Strobach ve başlarında Dr. Zelinka olmak üzere Viyana Belediye Meclisi üyeleri tarafından karşılanmış, üç gün Avusturya İmparatoru François Joseph’in misafiri olarak kalmak üzere İmparatorluğun yazlık sarayı Schönbrunn Sarayına geçmişti. Sultan, Viyana’da müzeleri gezdikten sonra Budapeşte’ye uğramış, Vidin yoluyla Tuna nehrinden hareketle, Ruscuk ve Varna’ya, Varna’dan da tekrar Sultaniye yatına binerek 7 Ağustos’ta İstanbul’a dönmüştü.

Sultan Abdülaziz Sultaniye yatından inip Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımına ayak basarken, “Ecdad at sırtında ve fütuhat gayesiyle giderdi...Bizler ise şimdi, trenle, vapurla ve ancak Siyaset için gidebiliyoruz!...” demişti...  Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyehati ile ilgili TRT’nin “Sultan Avrupa’da” Belgeseli: http://www.videoizle.co/video/37720/sultan-avrupada-bolum-1 http://www.videoizle.co/video/37721/sultan-avrupada-bolum-2 http://www.videoizle.co/video/37722/sultan-avrupada-bolum-3  

Döneme Ait Nişanlar

Osmani Nişanı:  Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir. Bu nişan, devlet hizmetinde başarı göstermiş kişilere iftihar ve imtiyaz olmak üzere çıkartılmıştır. 1. Derece Osmani Nişanı'na sahip olmanın en önemli şartı, Mecidiye Nişanı'nın 1. Derecesine sahip olmaktır. Padişahın huzurunda verilen bu nişana sahip kişi, Padişahın himayesi altında kabul edilmekteydi.  Birinci derecesinde murassa bulunmakla beraber nişanda “El Müsterit Bitevvikat El Rabbaniye Abdülaziz Han, Melik İl Devletül Osmaniye” yazısı mevcuttur. Nişan-ı Osmani’ nin 11 derecesine sahip olmanın koşulu Mecidi Nişanı’nın 1. Derecesine sahip olmaktır. Osmani Nişanları 4 rütbeden oluşmaktadır. Nişan “Berat” olarak isimlendirilen bir belge ile beraber verilmektedir. Bu belgede dönemin padişahının tuğrası, nişanı alanın adı, görevi, rütbesi ve nişanın verilme sebebi açıklanmaktadır. 1. Derece Mecidi Nişanı, 1851 senesinde Sultan Abdülmecid tarafından verilmeye başlanmıştır. Nişana layık olan şahısa hayat boyu aittir. Sahibinin ölümünden sonra devlet hazinesine iade edilmektedir. Osmani Nişanı: Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir. Bu nişan, devlet hizmetinde başarı göstermiş kişilere iftihar ve imtiyaz olmak üzere çıkartılmıştır. 1. Derece Osmani Nişanı'na sahip olmanın en önemli şartı, Mecidiye Nişanı'nın 1. Derecesine sahip olmaktır. Padişahın huzurunda verilen bu nişana sahip kişi, Padişahın himayesi altında kabul edilmekteydi.
Birinci derecesinde murassa bulunmakla beraber nişanda “El Müsterit Bitevvikat El Rabbaniye Abdülaziz Han, Melik İl Devletül Osmaniye” yazısı mevcuttur. Nişan-ı Osmani’ nin 11 derecesine sahip olmanın koşulu Mecidi Nişanı’nın 1. Derecesine sahip olmaktır.
Osmani Nişanları 4 rütbeden oluşmaktadır. Nişan “Berat” olarak isimlendirilen bir belge ile beraber verilmektedir. Bu belgede dönemin padişahının tuğrası, nişanı alanın adı, görevi, rütbesi ve nişanın verilme sebebi açıklanmaktadır. 1. Derece Mecidi Nişanı, 1851 senesinde Sultan Abdülmecid tarafından verilmeye başlanmıştır. Nişana layık olan şahısa hayat boyu aittir. Sahibinin ölümünden sonra devlet hazinesine iade edilmektedir.

Sultanın Şehit Edilmesi

kanlı gomlek ve iç çamaşırı kanlı gomlek ve iç çamaşırı

Sultan Abdulaziz’in öldürülme sebebinin perde arkasındaki sebeplerine: Abdulaziz Han tahta çıktığı zaman, Masonların ve Emperyalist Batı ülkelerinin güdümüne girmiş ve kendilerine Jon Turk (Genç Turk) denilen güruhun devletin içten çökertilme faaliyetinin had safhaya ulaştığı bir devredir. Bunlar ekseriyetle- Fransa’da tahsil görmüş ve orada hususi bir şekilde misyonerler tarafından sinsice yetiştirilerek yukarıda Sultan Abdulhamid’in ifade ettiği gibi zafiyetlerine göre ele geçirilmiş Osmanlı görünümlü bir misyonerler topluluğu idi. Memleket, dıştan maddi istilaya uğrarken, içten de manevi bir tahribata maruzdu. Tanzimat Fermanı ile misyonerlik faaliyetleri artmış, basta Ermeniler olmak uzere Hıristiyan azınlıklar üstündeki tahrikler çoğalmıştı.

Bu bahsettiğimiz Siyonist gurubun faaliyetleri daha sinsi ve Sanki Osmanlı’nın çıkarlarını korumak için faaliyet gösteriyormuş görünümünde olan Osmanlı aydınlarını kendi emellerini gerçekleştirmek için ön plana iten ama kendileri daha geri planda kalıp her an rüzgâr gülü gibi her yana dönen hiç kimseye dost olmayan ama dost görünen ama asla asimile olmayan, pirincin içindeki beyaz taş misali gurubun faaliyetleri daha tehlikeli bir boyutta seyrediyordu.

Nitekim bu kesimin özelliklerini Ilgaz Zorlu ( Kendisinin de bu kökenden olduğunu gizlememektedir) ” Ben Selanikliyim” isimli kitabında şu şekilde bahsetmektedir. “Türkiye mozaiğini oluşturan topluluklar içinde en az bilinenini ve en kapalı olanı kuşkusuz ki sabetaycılardır. Mistik Mesih Sabetay Sevi’nin öğretisini takip eden dışta Müslüman içte ise kabalistik bir Yahudi yaşamını devam ettiren....”  Yine bu kitapta İttihat ve terakki adlı bu partiden şu şekilde bahsetmektedir. “ Sabetaycılar özellikle İttihat Terakki’den günümüze dek Türk Siyasi Hayatı’nın vazgeçilmez unsurlarından biridirler. Önemli pek çok siyasi aktör sabetaycı kökenlidir...”

Yine bu kitapta bu kesimin devlet kurma fikrinin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili tespitleri şu şekildedir: “ Osmanlı topraklarına Fransız ihtilali sonrası giren milliyetçilik fikirleri tüm milletler üzerinde etkili olmuştur. Yunanlıların egemenlikleriyle doruğa çıkan merkezden ayrılma fikirleri, altı asırdır beraber yaşayan farklı unsurlar arasında kin, hırs ve savaşlara yol açtı. Her millet kendi devletini kurmak istiyordu. Yahudiler 400 yıla yakın Osmanlı topraklarında yaşamakta idiler. Sık sık yaşanan pogromlar ve soykırımlar yüzünden Yahudi cemaatleri yok olmakta  zorunlu göçlere tabi tutulmaktaydılar. İşte bu Yahudilerin bu yurt sahibi olmalarını temel alan Siyonizm bu bağlamda ortaya çıkmıştır...”

“ Tabi batı kökenli olan siyonizmin ilk başlarda Osmanlı Yahudileri için bir belirleyiciliği olmamıştır. Fakat zamanla imparatorlukta yaşanan kargaşaya paralel olarak, özellikle batı ile teması olan cemaatlerin bu fikirlerden etkilenmesini beklememek yanlış olacaktır. Alliance okullarıyla Osmanlı Yahudileri bu fikirleri tanımaya başlamışlardır. Merkezi yönetime karşı başkentten uzak olan Selanik’e giderek güçlenen İttihat Terakki harekâtı, bu kente önemli nüfusa sahip olan Yahudi ve sabetaycı cemaatlerin desteklerini kazanmakta gecikmemiştir. Özellikle İslamcılık siyasetinin giderek etkisini kaybettiği bir sırada başlayan kimlik arayışları,  Osmanlılık fikrinin iflasıyla beraber ister istemez milliyetçi düşüncelere dönüştü.  1908 harekâtı sonrasında yaşanan karışıklık, Yahudi burjuvazisinin desteğindeki İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesine yol açtı...”

Kitabında çok önemli tespitlerde bulunan ve bu cemaatle ilgili çok gizli ayrıntılara yer verecek kadar bilgi birikimine sahip bu yazarın bu cemaatin faaliyetlerini Osmanlı’da yaşanan kargaşa ve kaos ortamının sebeplerinden birisi değil de sonuçlarından birisiymiş gibi göstermeye çalışması bize pek inandırıcı gelmedi. Osmanlı, Yahudileri Avrupa da yaşanan birçok soykırımdan kurtararak kucak açmasına rağmen bu kesimin Siyonist emelleri olan unsurları, Osmanlı’nın düşmanlarıyla işbirliği yapmaktan onlara stratejik destekler vermekten vazgeçmemiştir. Nitekim Fatih Sultan Mehmed’in zehirlenme hadisesinde zehirleyen doktorun Bu cemaatten olması ve bunu Papa’nın emriyle gerçekleştirmiştir. Hatta Yavuz Sultan Selim’in sirpençe hastalığından değil de bir sefer esnasında Yahudi doktoru tarafından zehirlenerek öldüğünü Cemal Kutay “Sohbetler” isimli kitabında ifade etmektedir.

Burada yanlış anlaşılmasın bir kesime düşmanlığı körüklemek değil, niyetlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır. Bu niyet nedir? İşte günümüzde olayların ve dökülen kanların arkasında da bu niyet gizlidir.

Bu niyet  Chrıstıan Jacq’in Hiram Usta ve Süleyman Peygamber isimli kitabından anlaşılmaktadır: Hz. İbrahim Peygamber’in İsrail kavmi için seçtiği, Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman iç çatışmalarla paramparça olan İsrail’i birleştirdiği ve Kudüs kayasının üstüne bir tapınak inşa ettiği bu topraklar Siyonistlerin gizli emellerine temel teşkil etmektedir.. Bu tapınağı Süleyman (AS)’ın gizemli güçlere sahip olduğu iddia edilen Hiram adı verilen bir ustaya yaptırıldığına inanılmaktadır. Bu gün Hiram adının bu kavim arasında yaygın olmasının sebebinin bu olması muhtemeldir.

İşte asıl mesele Hz. Davud (AS)’ın ilk başkenti olduğuna inanılan Kudüs şehrinde bu tapınağın kalıntılarına benzerinin inşa edilme gayretleri ve Büyük İsrail devletinin kurulması için küresel güçlerin bu coğrafyada sudan sebeplerle cirit atmasıdır. İşte bu devletin sınırları nerde başlamakta nerde bitmektedir. Bu sorunun cevabı ortaya çıktığında Türkiye’nin de dahil olduğu bu coğrafyada ki sıkıntıların kaynağının ne olduğu konusunda ipuçları ortaya çıkacaktır.

Bu kurulacak olan Büyük İsrail devletinin sınırları içerisinde Türkiye’de yer almaktadır. Hz. Musa’nın İsrail kavmini Mısır’dan çıkarıp Firavun’un zulmünden kurtardığında bu kavim Hz. Musa’nın Allahû Tealâ’dan aldığı bir emri yerine getirmediği için iki nehir arasındaki Konya ovası kadar topraklarda 40 yıl hapis kalıyorlar. Hz. Musa ölüyor  sonra emre itaat etmeyen kuşak ölüyor Allahû Tealâ ikinci kuşağın bu topraklardan çıkmalarına Hz. Harun (AS) önderliğinde müsaade ediyor. İşte bu toprakların kutsal topraklar olduğuna inanılmaktadır. Bu topraklar Türkiye sınırları içerisinde yer alan Dicle ve Fırat arasında kalan topraklardır.

Buradan tekrar konumuza dönecek olursak yani Sultan Abdulaziz dönemine: Düşmanlarına karşı harbi göze almaktan çekinmeyen, bu maksatla ordu ve donanmayı dünyanın en ileri seviyesine çıkarmaya çalışan Sultan Abdulaziz’in devri, Tanzimat’la başlayan yılgınlıktan milletçe silkinip doğrulma temayüllerinin bir başlangıcı olmuştu. O’nun faaliyetlerinin ana hedefi Tanzimat’la açılmış bulunan batılılaşma hareketlerine yüz vermeyerek, kendi milli ve dini hüviyetine sadik kalmak ve bu yolda ilerlemekti.

Nitekim bu padişahın devrinde,  Fransız medeni kanunu aynen tercüme edilip alınarak, Müslüman teb’aya tatbik edilmesi gibi temayüller belirmişti. Sultan Abdulaziz, bu hareketi, devrinin büyük alimi olan Ahmed Cevdet Pasa ile elele vererek İslam hukukundan yapılmış bir medeni kanun demek olan Mecelle-yi Ahkam-i Adliyye’yi kisaca "Mecelle" denilen büyük kanun metnini ortaya çıkararak önlemiştir.

Donanmasının Kızıldeniz’deki bolumu, Endonezya’yı ezmeye giden İngiliz donanmasının onunu kesmiş, O’nu geri dönmeye mecbur bırakmıştı. Gerçekten de denizciliğe o kadar ehemmiyet vermişti ki, O’nun zamanında Fransız gemilerinin Haliç tersanesinde muvaffakiyetle tamirinden dolayı III. Napolyon bir teşekkür mektubu göndermişti. Burada Sultan Abdulaziz’in ölüm sebeplerinden birisi ortaya çıktığını fark etmişsinizdir. Sultan Abdulaziz’in donanmaya verdiği önem ve bunun da İngilizlerin emperyalist emelleriyle çatıştığıdır. Bunu niçin söylüyoruz Sultan Abdülaziz’i öldürülmesinde parmağı olduğu için Sultan Abdulhamid’in kurduğu Yıldız Mahkemesinde yargılanan Mithad Paşa’yı kurtarmak için İngilizlerin tehdit de dâhil her türlü yönteme başvurmalarıdır. Burada Hüseyin Avni Pasa, 1871’de görevinden azledilip rütbeleri sökülerek Isparta’ya gönderilmesi. Daha sonra da Mahmud Nedim Pasa tarafından seraskerlikten de azledilmesi sebebiyle «Kinim dinimdir!» diyerek ifade eden Hüseyin Avni Pasa, Sultan’ın hal’ edilmesi yanında O’nu öldürmeği de düşünmesini tarihçiler günümüze kadar Sultan’ın öldürülme gerçek sebebiymiş gibi gösterme çabalarını anlamakta zorlanıyoruz. Görünürdeki sebep bu olsa da bu mevcut durumu özellikle İngiltere başta olmak üzere Haçlı ve  Siyonist ittifakı bu fırsatın üzerine balıklama atlamış ateşi elleriyle tutmaktansa Hüseyin Avni Paşa gibi ahlaksız bir despot, Mütercim Rüşdü Paşa, Allah’ın emirleri yerine para ve mevkinin emrine giren şeyhülislam gibi maşaları  kullanmayı tercih etmişlerdir.

Burada şu tespitte bulunmak da fayda var. Bu insanların hepsini aynı amaçlar etrafında birleştirmek ve hepsini bu Siyonist  planın bir  parçası gibi göstermek doğru olmayabilir . Bunların içinde para ve mevki için Sultan Abdulaziz’e ihanet edenler olduğu gibi kinlerinden dolayı ki Hüseyin Avni Paşa bunlardan birisidir. Osmanlı Devletini yıkmak gibi bir niyeti olduğunu sanmıyoruz. Nitekim Mthad Paşa’nın Meşrutiyeti getirme çabalarına engel olmuştur. Bu engeli de Sultan Abdulaziz’in kayınbiraderi olan Çerkes Hasan’a Hüseyin Avni Paşa’yı öldürterek ortadan kaldırdıklarına inanıyorum. Bu dörtlü çetenin üyesi olan Midhat Paşa’nın ise İngiliz ve mason taraftarlığının hangisinin ağır bastığının sorgulamasını konunun uzmanlarına bırakıyorum.

Mutercim Rusdü Pasa, iki sefer sadarete, uç defa da seraskerliğe getirilmesine rağmen su-i halinden dolayı azledilmişti. O da menfaatinin kesilmesi sebebi ile padişaha kin bağlamıştı. Hayrullah Efendi’ye gelince, Ruşdü Paşa’nın himayesi ile getirildiği Şeyhülislam’lık makamından bir ay gibi kısa bir zamanda azledilmesi, onun da padişaha karşı kin bağlamasına sebep olmuştu. Bu dörtlü çete grubu, talebeleri kışkırtarak nümayiş yaptılar. Padişah, kan dökülmemesi için yine bunları is başına geçirdi. Böylece ihtilalciler, istedikleri yere ulaştılar. Is padişahı hal’ etmeğe kaldı.

Hüseyin Avni Pasa, pehlivanlardan uç kişiyi Fer’iyye Sarayı’nda mahsus bahçıvanlıkla vazifelendirdi. 4 Haziran 1876 sabah sularında odasına girdiler. Abdülaziz Han, bir müddet onlara karşı koydu. Cinayete intihar süsü vermek için O’nun bileklerinin damarlarını kesen zorbalar, hiçbir sey yokmuş gibi gizlice islerinin başına döndüler.

Tertiplediği katlin neticesini almak için Hüseyin Avni Pasa, saraya geldi. Yaralı Sultan’ı saray karakolunun kahve ocağına götürülmesini emretti. Henüz can çekişen Sultan’a doktor müdahalesini geciktirdi. Mazlum Sultan, caniler çetesi Hüseyin Avni, Mithat ve Rusdu Paşalar’ın gözleri önünde şehiden vefat etti

Abdülaziz ölümünden bir gün önce, bazı devlet adamlarının çevirdiği oyunları anlamış ve annesine şöyle demiştir: ‘’Bunlar beni III. Selim’e mi döndürecekler? Ben bunu kimlerin yaptığını biliyorum…’’diyerek İhtilalcileri saydı. Daha sonra dilinden şu ifadeler döküldü:

‘’Ben bu felaketi, otuz-kırk defa rüyamda gördüm, Takdir-i ilahi böyle imiş!’’ dedi.

Sultan Abdülaziz Han’ın hunharca katli üzerine kız kardeşi Adile Sultan’ın yüreğinden şu ızdıraplı mısralar dökülmüştür:

Cihan matem tutup kan ağlasın Abdülaziz Han’a

Meded Allah, mübarek cismi boyandı kızıl kana!..

Nasıl hemşiresi bu Adile yanmaz o Hakana

Ki kıydı bunca zalimler karındaş-i cihan bana…

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesi ilgili görüşleri:

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesiyle ilgili olarak el altından soruşturmaya başladı. Bizzat veya vâsıtalı olarak yaptığı soruşturma neticesinde amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, sûikastle öldürüldüğü kanaatine vardı.

Bir mahkeme kuruldu Otuz ikinci Osmanlı Pâdişâhı Abdülazîz Hanın tahttan indirilerek şehit edilmesine sebep olanları yargılamak için kurulan mahkeme. Yıldız Sarayı yakınındaki Malta Karakolunun yanında kurulan bir çadırda görüldüğü için bu ad verilmiştir.

Karara göre; Abdülazîz Han tahttan indirildikten sonra kaldığı Fer’iyye Sarayının bahçıvan ve bekçileri Pehlivan Mustafa, Cezayirli Pehlivan Mustafa ve Boyabatlı Pehlivan Hacı Mehmed ile Mâbeynci Fahri Bey, Ali Bey, Necib Bey, Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa ve Dâmâd Nûri Paşa îdâma, Seyyid Bey ve İzzet Bey onar sene hapse mahkûm edildiler. Cinâyete ortak olduğu anlaşılan, fakat cezâsı tespit edilmemiş olan Midhat Paşa da kendisini savundu. Mahkeme heyeti karar için çekildi. İkinci reis Hristo Forides tekrar celseyi açarak, Midhat Paşanın da îdâma mahkûm edildiğini, temyiz yolunun açık olduğunu, îtiraz için sekiz gün mühlet verildiğini açıkladı.

Abdülazîz Hanın öldürülmesinde eli bulunanlardan Hüseyin Avni ve Kayserili Ahmed Paşalar mahkemeden önce öldükleri için haklarında işlem yapılmadı. Midhat Paşa 6 Temmuz 1881’de temyize başvurdu. Temyiz Mahkemesi Midhat Paşanın îtirâzını görüşerek taleplerinin reddine karar verdi. Mahmûd Celâleddîn ve Nûri Paşaların cezâlarının hafifletilmesinin kararı ile Temyiz Cezâ Dâiresinin tasdikine âit iki îlâm Adliye Nezâretine gönderildi. Adliye Nâzırı Ahmed Cevdet Paşa ve başvekil ünvânıyla Sadrazam olan Küçük Saîd Paşa da îlâmları göndererek Vekiller Heyetinde “görüşülmesini istedi. Vekiller Heyeti toplanarak felâketlerin kaynağının Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi olduğunu, ayrıca mahkeme kararlarını değiştirmeye selâhiyet ve lüzum olmadığını, cezâların affı veya hafifletilmesinin Kânûn-i Esâsîye göre pâdişâhın yetkisi dâhilinde olduğunu belirtti.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bakanlar dışında birçok devlet adamının katılmasıyla bir heyet toplayarak mahkeme kararlarının aynen tatbiki veya değiştirilmesi hakkında tek tek tekliflerinin bildirilmesini istedi. 9 Temmuz günü Yıldız Sarayında eski sadrâzamlardan Safvet Paşanın başkanlığında toplanan 25 kişilik heyetten 15 kişi kararların aynen uygulanmasını, 10 kişi ise cezâların hafifletilmesini istedi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, heyet üyelerinin yazılı mütâlaalarını tek tek inceledikten sonra kendi yetkisine dayanarak îdâm cezâlarının hepsini ömür boyu hapse çevirdi. Sivil ve askerî rütbelerini, nişanlarını ve madalyalarını kaybeden mahkûmların on birinin de cezâlarını Hicaz eyâletindeki Taif Kalesinde çekmeleri kararlaştırıldık. Mahkûmlar cezâlarını çekmek üzere Taif’e gönderildi. Böylece Osmanlı târihinde karanlıkta bırakılmak istenen bir cinâyet de aydınlığa kavuşturuldu.

Sultan Abdulhamit hatıratında “Sultan Abdülaziz Öldürülmüştür. der

”Ortada, uydurulmamış, herkesin bildiği, belli bir olay vardı ki o da rahmetli amcamın kanlı ölümü idi. Sultan Abdülâziz intihar mı etti, yoksa onu şehit mi ettiler? Ben hâlâ o inançtayım ki Aziz amcam intihar etmiş değil, öldürülmüştür. Önce, doktor raporu o kadar lastiklidir ki dünyanın her yerinde en büyük tıp bilginleri tarafından tartışılabilir. intihara kalkışan bir kimse, iki kolunun damarlarını birden nasıl kesebilir? Bunu daha o zaman, doktorlar ortaya koymuş, yazarlar kitaplarına geçirmişti.” demektedir.

Sultan İkinci Abdülhamîd Han, amcası Abdülazîz Hanın şehit edilmesiyle ilgili olarak el altından soruşturmaya başladı. Bizzat veya vâsıtalı olarak yaptığı soruşturma neticesinde amcasının iddia edildiği gibi intihar etmeyip, sûikastle öldürüldüğü kanaatine vardı. Olayın resmî olarak soruşturulmasını istedi. Sultan Abdulhamid hatıratında kurulan mahkeme ilgili aşağıdaki ifadelere yer vermektedir: “Mahkeme, açık yapıldı. Muhakeme usulleri dışına çıkılmamıştır. Tanıklardan başka, bazı suçluların itirafları da var. Cinayet ve temyiz mahkemelerinin bu kadar önemli bir davada hak ve adaletten uzaklaşacak kadar vicdansız ve pervasız üyeleri ve kurulları bulunduğunu ileri sürmek, içlerinde Mithat Paşa'nın da bulunduğu bütün milleti aşağılamaktır! Adalet mercilerinden geçmiş olan bir hükmü, bir de vezirler, devlet adamları ve din bilginlerinden kurulu bir fevkalâde Heyet'e inceleterek fikirlerini istedim. Hiç kimseyi madde ve manâ olarak baskıya almamış olduğum da içlerinden bazılarının, büyük bir özgürlükle fikirlerini söylemiş olmalarından bellidir. Dikkat olunursa, bunların arasında şahsıma bile söz dokunduranlar oldu. Böyle olduğu halde, toplanan oylar, hüküm giyenlerden yana bir çoğunluk sağlayamamıştı. Ben bu konuda mahkemelerden de, vezirler, devlet adamları, din bilginlerinden kurulu fevkalâde Heyet'den de insaflı kalarak hükümlülerin hayatlarına merhamet ettim: idam hükmü hiçbiri hakkında uygulanmadı.”

Sultan Abdulaziz’in öldürülmesi Hakkında Diğer Görüşler

 

4 Haziran 1871 pazar günü Sultan Abdülaziz, Feriye Sarayı’nın üçüncü katındaki odasında bilekleri kesilmiş olarak bulunur. İddialara göre sakalını düzeltmek için annesinden aldığı makas ile intihar etmişti! Bu iddiayı kanıtlamak için Serasker Hüseyin Avni Paşa yerli ve yabancı doktorlardan oluşan 19 kişilik bir ekibe rapor hazırlattırır. Doktorlara Sultan Abdülaziz’in bütün vücudu gösterilmez, yalnızca bilekleri muayene ettirilir!

Pertevniyal Valide Sultan

 

Bunun bir intihar olduğuna başta annesi Pertevniyal Valide Sultan olmak üzere hiç kimse inanmaz. Evladının kanlı gömleğini ve giysilerini saklar.

Arzıniyaz Kalfa

Sultan Abdülaziz’in öldürüldüğü odaya ilk girenlerden Arzıniyaz Kalfa şu ilginç bilgiyi de bize sunuyor. Kanlar içindeki sultanın yanı başında Kur’an-ı Kerim açıktır. Saldırı esnasında Sultan, Yusuf Suresi’ni okumaktadır! Ne gariptir ki Hz.Yusuf da kardeşlerinin ihanetine uğramıştı ve O’nun hikâyesinde de bir kanlı gömlek vardı.

Tarihçiler

Tarihçiler, bir insanın her iki bileğini keserek intihar etmesinin mantıken mümkün olmadığına işaret ediyor.

Prof. Dr. Vahdettin Engin

 

Abdülaziz dönemiyle ilgili çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Vahdettin Engin, padişahın öldürüldüğü kanaatini yineliyor. Serasker Hüseyin Avni Paşa ile meşrutiyet arayışında olan Yeni Osmanlılar'ın bir olup Sultan'ı katlettiğini düşünen Engin, tarihin bu belgeler ışığında yeniden yazılması gerektiğini söylüyor. "Sultan Abdülaziz neden öldürüldü?" sorusunu ise şöyle cevaplıyor: "Abdülaziz'den sonra başa geçen V. Murad, aklî dengesi yerinde olmayan sağlıksız biriydi. Bunu herkes biliyordu. Onun başarısızlığı halinde başa yeniden geçecek ilk isim Abdülaziz olacaktı. Darbeciler bu ihtimali göz önünde bulundurarak padişahı katletti." padişahın kayınbiraderi Çerkes Hasan, bir süre sonra Hüseyin Avni Paşa'yı

öldürüyor. Bu cinayet de bize padişahın intikamını almak için yapıldığını gösteriyor." diye konuştu.

 

Tarihçi Yılmaz Öztuna

 

Tarihçi Yılmaz Öztuna “Bir Darbenin Anatomisi” kitabında Sultan Abdulaziz’in şehit edilmesi ile ilgili öyle detaylar veriyor ki sanki bir tarih kitabı değil de bir tarih filmi seyrediyor hissine kapılıyorsunuz. Mesela Serasker Hüseyin Avni Paşanın  metresi! Arz-ı Niyaz Kalfa, odaya girmeden, “intihar etti” diye bağırması, gibi bir çok detayları dakikası dakikasına veriyor.

 

 

İngiliz elçisi

 

Yine Sultan Abdulaziz’in intihar etmediği ve öldürüldüğü kanaati İngiliz elçisi bile dile getirmiş olup bununla ilgili olarak: “Haber duyulur duyulmaz kendim de dahil olduğum halde eski Padişah’ın vefat sebebi intihar olmayıp bilakis cinayet olduğuna şüphe eden bir fert bile yok idi desem caizdir” diyerek olayın cinayet olduğunu ifade etmiştir.

Mahkemeye ifade verenler arasında yer alan Sultanahmet Camii Vaizi Ömer Sait Efendi

Nitekim çağrılmış bulunan 19 doktor da cesedi muayene ediyorlar. Fakat, bu muayene sadece kol ve bilek kısmını muayene edilmesine müsaade ediliyor. Hüseyin Avni Paşa “ Bu cenaze Ahmet ağa, Mehmet Ağa değildir, bir padişahtır. Onun her tarafını açtırıp size gösteremem” diyerek genel muayene mani oluyor. Bunun sebebi Olaydan beş yıl sonra Sultan II. Abdülhamit döneminde cinayetle ilgili iddiaları araştırmak için soruşturma açıldığında bu giysiler mahkemede delil olarak kullanılır. Mahkemeye ifade verenler arasında yer alan Sultanahmet Camii Vaizi Ömer Sait Efendi, Sultan Abdülaziz’in cenazesini yıkarken sol memesi altında bir bıçak yarası gördüğünü belirtir. Gömlekte bu bıçağın izi bellidir!

İntihar olmadığını gösteren sebepler

Olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa ve arkadaşlarının işlettikleri bir cinayettir. Zira;   Evvela, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur. İkinci olarak, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’an ve kanunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, asla bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel-acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır. Hüseyin Avni Paşa, muâyene taleplerini şiddetle reddetmiştir.

Darbeye, medreseli öğrencilerin katılımı nedeniyle “Softalar Darbesi” adı verildi. Ancak darbenin sonuçları, darbenin “softalar”ın kontrolünde olmadığını gösteriyordu. Aksine, darbe “masonik”ti; darbeden sonra ön plana çıkarılan mason Sadrazam Mithat Paşa, tahta mason biraderi 5. Murad’ı geçirmişti. Üstad-ı Azam Kemalettin Apak, Beşinci Murad’ın masonluğunu hakkında şöyle der:

 

“O vakıtlar henüz Veliahd olan 33. Osmanlı Padişahı Beşinci Sultan Murad dahi bu locaya (Fransız Ser Locası) kaydolmuş ve 18. dereceye kadar yükselmiştir.” (Kemalettin Apak, Türkiye’de Masonluk Tarihi, sf.24)

Sultan Abdulaziz’i Öldüren Perde Arkasındaki Güçlerim Amaçları

 

Tanzimat Fermanı'nın okunmasından I. Meşrutiyet'in ilanına kadar geçen dönem, Osmanlı tarihinde Tanzimat Dönemi olarak anılır.

Bu ferman sayesinde padişahların yetkileri meclislere ya da kişilere devredilmiştir. Buradaki amaç, iktidarı saraydan alıp bürokrasiye vermek ve devlet yönetiminde merkezileşmeyi sağlamaktı. Buradaki amaç bürokrasiyi ele geçiren Siyonist ve dış güçlerin maşaları padişahın iradesini ortadan kaldırarak Osmanlı imparatorluğunun parçalanma sürecini hızlandırmaktı. Peki Osmanlı’nın parçalanması kimlerin işine geliyordu? Başta İngiltere olmak üzere Siyonistler ve işbirlikçilerinin Her ne kadar V. Murat padişah gibi görünse de Hüseyin Avni Paşa, Mehmet Rüşdü Paşa, ve Mithat Paşa memleketi idare ediyordu. Ama Allahû Tealâ bu masonları ve hainleri bir İslâm imparatorluğunun idaresini bırakmaya niyetli değildi. V. Murat’ın akıl hastası olmasıyla bu dört silahşorlar memleketi idare etmeye başladılar fakat olaylar o şekilde gelişiyordu ki bu siyonist çetenin işleri umdukları gibi gitmiyordu.

İlk önce Sultan Murat delilik emareleri göstermeye başladı. Daha sonra Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülâziz’in kayınbiraderi Çerkez Hasan tarafından öldürüldü. Hatta bu öldürülme hadisesinde çetenin diğer üyelerinin parmağı olduğu iddia edilir. Çünkü Hüseyin Avni Paşanın meşrutiyet taraftarı olmadığı çetenin diğer üyelerine karşı olduğu söylenir. Bu sebeple Çerkez Hasan Sultan Abdülâziz’in eşi olan kız kardeşi Sultan Abdülâziz tahttan indirildiğinde  hasta olması ve kötü muameleye tabi tutulması sonucu hastalığı daha da ilerleyerek ölmesi sonucunda yeğenlerinin hem annesiz hem babasız kalmasından dolayı belki de Osmanlı ordusunda yüzbaşı olması padişah olan kayınbiraderi sebebiyle geleceği parlak olan Çerkez Hasan bu duyguların da tesiriyle Hüseyin Avni Paşa’nın dahil olduğu toplantıyı basarak  iki kişiyi öldürmesi nasıl mümkün olmuştu.

Tamam Sultan Abdülâziz bir darbe sonucu öldürülmüştü ama darbenin lideri Millî Savunma Bakanı  olan Hüseyin Avni Paşa bir yüzbzşı tarafından öldürülsün hem de indirilen Padişahın kayınbiraderi ve kız kardeşi bu darbecilerin sebep olduğu olaylar sonucu öldürülsün böyle bir kişi elini kolunu sallayarak darbecilerin bir kaçını öldürsün ve bunda Mithat Paşa ve Onu desteklediği Siyonistler ve İngilter’nin parmağı olmasın hani bir reklam var fındığın faydalarını saydıktan sonra “yersen” diyor ya bizim milletimiz yıllardır bu masallarla büyütüldü.

Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve benzeri hırslı kişiler, kendi gayr-i meşru emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehid etmişlerdir

İngiltere açısından Hindistan yolunun güvenliği ve Rusya ile Almanya'nın denizlere açılmaması için, 1900 'lere kadar Osmanlının 'hasta adam' halinde yaşaması gerekiyordu.

Mithat paşa'nın Abdulaziz'i devirip önce V. Murad'ı, ardından II. Abdulhamid'i tahta çıkarması ile birlikte yeni Osmanlılar kısa bir ümide kapılmışlardı. Namık Kemal, Ziya paşa ve Şinasi'nin de bulunduğu bir komisyon, Kanun-i Esasi taslağını hazırladı. Ancak Abdülhamit, Mithat paşa korkusu nedeniyle 1877 de Rusya ile savaşı bahane ederek bu ilk anayasayı rafa kaldırdı. Mithat paşa ise önce sürgün edildi, ardından 1884'te, Abdulaziz'i öldürtmekle suçlandı ve Taif'te boğularak öldürüldü. Böylece 30 yıl sürecek istibdat dönemiyle birlikte, Jöntürklerin serüveni yeni bir safhaya girdi.

Siyonistler kendilerine Tevrat tarafından vadedilen bu topraklara ulaşmak amacıyla 19. yüzyıl sonlarında resmi girişimlere başladılar. 1897 yılında Basel’de yapılan 1. Siyonist Kongresi’nde Yahudi lider Theodor Herzl, Yahudi devletinin sınırlarını şöyle açıklamıştı:

Kuzey sınırımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar uzanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır. Herzl, bütün dünya Siyonistlerinin vereceği destekten emin olarak kongrede şunları da söylemişti: Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer yüksek sesle söylersem bütün dünya bana güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu bilecek

 

Masonluk bu bölgede İttihat Terakki Cemiyeti’ne nasıl hizmet etti ise, bilahare Meşrutiyet’in ilanını müteakip bu cemiyet de Türk masonluğunun teşkilatlanıp gelişmesine öylece hizmet etmiş ve onun yükselmesine amil olmuştur. (Türkiye’de Masonluk Tarihi, Kemalettin Apak, s.41)

 

Osmanlı İmparatorluğunda Siyonist faaliyetler

Cemal Kutay’ın “Sohbetler” simli aylık mecmuasının 2. sayısında Masonluğa karşı Osmanlı’da ilk mücadelenin ne zaman olduğu konusunda şu bilgilere yer vermekte: “ Sadrazam Ali Paşanın devlete ait Fransızca resmi Lâ Turki gazetesini çıkarmak üzere getirdiği ve iki ayrı devrede 11 sene memleketimizde kalmış olan  Şarl Mismer, “Osmanlı Ülkelerinde ve İslam Âleminde Senelerim” adlı eserinde veriyor: Şarl Mismer’e göre Sultan Aziz’in 1867 senesinde Paris Dünya Sergisinin şeref misafiri olarak Fransa’ya yaptığı seyahat sırasında Masonların Osmanlı ülkelerindeki faaliyetinden bahseden bizzat Fransız İmparatoru 3. Napolyon’dur: Çünkü bu devrede Osmanlı Masonluğu İtalyan ve İngiliz Maşrıklarına daha yakındı. Halbuki Fransa Şarkta Katoliklerin hamisi sıfatıyla siyasi nüfuz kavgasına girişmişti ve gayesine erebilmek için her çareye başvuruyordu. Masonluğun o devre içinde nasıl siyasi hüviyeti olduğunu çok iyi bilen 3. Napolyon’un Padişahı ikaz etmesinden sonra Sultan Aziz maiyetinde Paris’e gelmiş olan Hariciye Nazırı Keçecizade Fuad Paşa’ya Masonluğun mahiyet ve gayesini sormuş “bunun gizli ve kökü dışarıda bir kuruluş” olduğunu anlayarak takip ve kapatılmasını istemişti.

Cemal Kutay,  “Osmanlı imparatorluğumuzda Masonluğa karşı ilk devlet hareketi böyle başlamıştı. İzmir’deki (Büyük Mahfil) in bu karardan sonra kendi kendine faaliyetini gizlediği sanılmaktadır” demektedir.

 

Osmanlı İmparatorluğunda Mason olan Padişah ve Devlet adamları

 

Büyük ihtimalle bugünkü masonlar tarafından basılan “İlk Türk Masonları ve Sultan Murat V” isimli kitapta Osmanlı Sultanı V. Murat’ın nasıl mason olduğu hakkında şu bilgiler yer almaktadır: “Veliaht Murat’ın mason olmasında Londra’da iken tanıştığı İngiltere Veliahtı Prens Edward’ın büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Prens Edward Veliaht Murat’a gönderdiği mektupta , “Buradaki mülakatımız sırasında size gizli bir cemiyetten bahsetmiştim ve bu cemiyet hakkında bazı izahat vermiştim. Hatta sizin de bu cemiyete dâhil olmanızın çok münasip olacağını söylemiştim. O zaman alelade bir tavsiyeden ibaret olan bu teklifimi şimdi size daha kuvvetle tavsiye ediyorum. Bu hususta size müracaat vuku bulacaktır. Sakın reddetmeyiniz” demiştir.

            Yine aynı kitapta V. Murat’ın hangi tarihlerde masonluğun üst derecelerine ulaştığı gibi birçok detaylara ve V. Murat’a diğer üstatlardan gönderilen mektuplar yer almaktadır. Bu mektuplardan birisi de Fransız Büyük Maşrık’ının Veliaht Murat’a gönderdiği mektupta mektup şu şekildedir:

                                               Fransız Büyük Maşrıkı, Paris, 1 Mayıs 1873

Haşmetli Veliaht Murat Efendi Hazretleri’ne

Çok kıymetli Kardeşim,

            Fransız Büyük Maşrıkı olarak, Konstantinopl Maşrıkı’nda sizin Proodos isimli bir Fransız locası’nda tekris edildiğinizi, çok büyük bir memnuniyetle öğrenmiş bulunmaktayız.

            Sizin üstün özellikleriniz ve mümtaz karakteriniz, masonik çalışmalarınız ve ilk üç dereceyi kazanmakta gösterdiğiniz arzu ve liyakat, bu derecelerin sembolik öğretilerini kavradığınıza işaret vermektedir. Eminim ki, sizi hür masonluk alemi en ateşli ve en nurlu bir azası olarak bağrına basacaktır.

Siz saygıdeğer Veliaht en içten sevgi bağlarımız bulunan bir toplumu yönetmek üzere, doğuşunuz icabı, bir tahtın basamaklarında ulunuyorsunuz. Tahta çıktığınız zaman büyük bir misyonu, yaşatacağınıza ve davranışlarınızla, kuruluşumuzun prensiplerine sadık kalacağınıza inanıyoruz. Tarih bize göstermiştir ki, antik çağlardan beri bu prensipler bir çok güzel ülkenin medeniyet düzeyinin süratle yükselmesinin başlıca nedeni olmuştur.

            Çok Muhterem Kardeşimiz, emin olunuz ki, gelecekte ki bu en ulvi, insani görevinizin başarıya ulaşmasında Fransız Büyük Maşrıkı’nın tüm kardeşleri yanınızda olacaktır.

            İşte bu düşüncelerle, çok muhterem kardeşimiz sizden,bu içten ve kardeşçe bağlılık duygularımızın kabulünü istirham ederim.

                                                                       Fransız Maşrık Konseyi Başkanı’nın izniyle

                                                                                   Dr. St Jean Genel Sekreter

 

Sonuç olarak; Osmanlı Padişahı olan V. Murad’ın 33. derece mason olmasına sebep olan insanlar ve bu insanların arkasındaki güçlerin İngiltere Kraliyet ailesinden bir prensesi Sultan Murad ile evlendirme gayretleri bu niyetin ne olduğu veya ne oldukları konusuna yeterli açıklık getirdiği kanısındayız..Yukarıda alıntılarla beraber kendi görüşlerimi ifade ettiğim satırları kısaca özetlersem Sultan Abdulaziz öldürülmüştür yukarıda saydığımız sebeplerden ötürü.

 

Ailesi

Eşleri

  1. Dürr-i Nev Baş Kadın Efendi (d.15 Mart 1835 - ö.4 Aralık 1892)
  2. Hayran-î-Dil İkinci Kadın Efendi (d.2 Kasım 1846-ö.26 Kasım 1898)
  3. Eda-Dil İkinci Kadın Efendi 25 Temmuz (d.1845 - ö.12 Aralık 1875)
  4. Neş’erek (Nesrin) Üçüncü Kadın Efendi (d.1 Nisan 1848 - ö.11 Haziran 1876)
  5. Gevheri Dördüncü Kadın Efendi (d.8 Temmuz 1856-ö.20 Eylül 1894)
  6. Yıldız (Gözde) (d.24 Mart 1860 - ö.29 Eylül 1895)
Abdülaziz'in (Abdullah Biraderler tarafından çekilen 1863 tarihli fotoğrafı. Abdülaziz'in (Abdullah Biraderler tarafından çekilen 1863 tarihli fotoğrafı.

Gözdeler

  1. Çeşmidil Hanımefendi: İlk Gözde

Erkek çocukları

  1. Abdülmecit (d.30 Mayıs 1868-ö.23 Ağustos 1944)
  2. Yusuf İzzettin Efendi (d.10 Ekim 1857-1 ö.Şubat 1916)
  3. Mahmud Celaleddin Efendi (d.16 Kasım 1862-1 ö.Eylül 1888)
  4. Mehmed Selim Efendi (d.28 Eylül 1866-ö.21 Ekim 1867)
  5. Mehmed Seyfeddin Efendi (d.21 Eylül 1874-ö.19 Ekim 1927)
  6. Mehmed Şevket Efendi (d.5 Haziran 1872 - Ö22 Ekim 1899)

Kız çocukları

  1. Nazime Sultan (d.14 Şubat 1866-ö.1947)
  2. Esma Sultan (d.21 Mart 1873-ö.7 Mayıs 1899)
  3. Emine Sultan (d.24 Ağustos 1874-ö.29 Ocak 1920)
  4. Saliha Sultan (d.9 Ağustos 1862-ö.1941)
  5. Emine Sultan (d.30 Kasım 1866 - ö.23 Ocak 1867)
  6. Fatma Sultan (d.1874 - ö.1875)
  7. Münire Sultan (d.1877 - ö.1877)