10.01.2013, Perşembe

Hürrem Sultan

Khourrem Hürrem Sultan (1506-1558)
Hürrem Haseki Sultan (1500-1506 arası; Rutenya, Lehistan - 15 Nisan 1558, İstanbul) doğum adı: Alexandra Lisowska, Osmanlıca adı: خرم سلطان, Avrupa'da tanındığı ad:Roxelana), Osmanlı padişahı I. Süleyman'ın nikahlı eşi ve sonraki padişah II. Selim'in annesidir. Tarihçiler, umumiyetle Hurrem Sul­tan'ın Rus asıllı olduğunu, o devirde Po­lonya hâkimiyetinde olan Ukrayna'da, 1506 yılında doğduğunu ifade etmektedirler. Saçının kızıla çalan renginden dolayı adının Roza, Rossa veyaRoxialene olduğu belirtilmektedir. Harem-i Hümayun adı ile ilmi bir çalışma yapan Leslie Peirce’ye göre Hurrem Sultan, büyük bir ihtimalle Batı Ukrayna’dandır. Polonya’da anlatılanlara göre adı Aleksandra Lisowska olup Rutenyalı bir rahibin kızı iken Tatarlar tarafından Dinyester üzerinde Lvov yakınındaki Rogatin kentinden esir alınmıştır. Avrupalılar onu Rutenyalı bakire anlamına gelen Lehçe bir terimden dolayı Roxelana olarak kaydetmiştir. Dokuz yaşındayken Kırım Türk­leri tarafından esir edilip Kırım Sarayı’nda birkaç yıl tahsil ve terbiye gördüğü, daha sonra Kırım Hanı tarafından, Saray-ı Hümayûn'a hediye edildiği belirtilmektedir.
Hürrem Sultan Hürrem Sultan
Osmanlı sarayına girdikten sonra da İslam ve Türk terbiyesiyle eğitilerek yetiştirilen bu sempatik ve güler yüzlü cariye neşeli tavırları, şirinliği, kıvrak zekâsı ve çalışkanlığı dikkat çekmiştir. Sempatikliği sebebiyle sarayda kendisine Hurrem adı verilmiştir. Bazı yazarlar onu genç, normal güzellikte, orta boylu, zayıf, pek zarif ve şirin olduğunu ifade ederek çeşitli fiziki özelliklerini belirtmişlerdir. Aslında bütün bu yakıştırmalar adından ve kendisine ait olduğu söylenen bir portresinden veya ressamların resimlerinden kaynaklanmaktadır. Oysa birbirlerine dahi neredeyse hiç benzemeyen bu portrelerin de hayal mahsulü olduğu pek açıktır. Onlara bakarak bir Hurrem şemaili çıkarmak da bir o kadar uydurma olacaktır. Oysa şurası muhakkak ki saraya alınan veya padişaha hediye edilen bir cariyede belli bir endam ve güzelliğin olacağı aşikârdır. Son derece iyi bir ahlak ve terbiye ile yetiştirilmiştir. Saray ananesine göre güzel, iyi yetişmiş, zeki, kabiliyetli ve iffetli padişah anası namzedi olacak ve gelecekte sarayın en nüfuzlu şahsiyeti olarak hizmet verecek birini seçmek valide sultanların işidir. İşte Hafsa Sultan da oğlu Kanuni’ye böyle birini seçmiştir ki o da Hurrem’dir.
Hürrem Sultanın Mektubu Hürrem Sultanın Mektubu
Hurrem Sultanın Kanuni’nin haremine ne zaman katıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak saltanatının hemen ilk yılı içerisinde olduğu çok kuvvetli bir ihtimaldir. Bu sırada sarayda en nüfuzlu kadın elbette ki Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Mehd-i Ulya Hafsa Sultandı. İkinci derecede nüfuzlu kadını ise 1515’de Şehzade Mustafa’yı dünyaya getiren Kanuni’nin ilk eşi Mahidevran Hatun idi.
Haseki Hürrem Sultan Haseki Hürrem Sultan
Hurrem Sultanın 927 yılında (1520-21) Şehzade Mehmed’i dünyaya getirmesi ile birlikte nüfuzu, sarayda ve Kanuni katındaki değeri arttı. 1520 yılında Padişah olan Sultan Süleyman, ilk hanımı Mahidevran Hatun’dan sonra haremine aldığı Hurrem ile çok uzun bir beraberliği oldu. Gülfem adlı bir cariye dışında başka bir kadınla birlikte olduğu da bilinmez. Gülfem Hatun’un da Hurrem’le arasının çok iyi olduğu anlaşılmaktadır. Haseki Hurrem Sultan, Padişahın gözdesi, olağanüstü zeki, sevimli, çekici bir kadın, aşırı derecede şefkatli bir anadır. Devrinin bazı politik olayları­na karıştığı için, aynı zamanda Osmanlı sarayında kadın hâkimiyetini başlatan ki­şi olarak da kabul edilir. Batılı yazarlar­dan Bernard Bromage onun kişiliği hakkında şunları söyler: “Osmanlı saltanatının en muhteşem devresine, Muhteşem Süleyman ile birlikte hâkim oldu. Kocasının bir ci­han fatihi olduğunu gören bu güzel ka­dın, hilâlin salibe galebe çalarak en uzak müşrik diyarlarına kadar uzan­masına çalıştı.” Aralarında on bir yaş olan Kanuni ile ev­lendikten sonra Hurrem Sultan'ın yedi ço­cuğu oldu. Abdullah ve Murad isimli şehzadeler küçük yaşta vefat ettiler. Diğer çocuklara Selim, Mehmet, Cihangir, Bayezid ve Mihrimahadları verildi. Ai­lesine çok bağlı bir kadın olan Hurrem, Kanuni'yi ve çocuklarını hiçbir yerde yal­nız bırakmadı. Bursa'ya, Manisa'ya, Kon­ya'ya ve diğer şehirlere seyahat etti. Ya­kınlarıyla birlikte oldu. Aile fertleri arasın­da sıkı münasebet kurdu.
Hurrem Sultan Hurrem Sultan
Şehzade Mustafa’yı Manisa’dan Amasya’ya tayin ederken Mehmed’i Manisa’ya yolladı. O zaman Manisa sancağı daha çok padişah namzedinin gönderildiği veya merkeze en yakın sancak olarak gösterilen bir yerdi. Şehzadeler özellikle orayı isterlerdi. Bu tayinde ihtimaldir ki Hurrem Sultan da rol oynamış olmalıdır. Şehzade Mehmed de ağabeyi Mustafa gibi değerli ve çok iyi yetişmişti. Ancak onun Manisa valiliği çok uzun sürmedi. Bir yılı bir müddet geçmişti ki 1543 yılında ani olarak vefat etti. Çok sevilen tahtın geleceği olarak düşünülen genç Şehzadenin vefatı aileyi büyük bir mateme garketmişti. Şehzadeler güzidesi Sultan Mehemmedim Diyerek vefatına tarih düşüren Kanuni Sultan Süleyman’ın bu mısraı, onun ölümüne duyduğu derin üzüntüyü de ortaya koymaktadır. Adına Şehzadebaşında Mimar Sinan’a çok güzel bir cami inşa ettirdi. Hurrem Sultan’ın da üzüntülü yılları bununla başladı denilebilir. Hayırsever bir hanım sultan olan Hurrem, halk tarafından da çok sevil­mektedir. Yaşadığı yüzyılda büyük saygı gördüğünü, daha sonraki asırlarda da hep hayırla yad edildiğini, hakkında yazılan yüzlerce cümleden sadece şu bir tanesi anlatmaya yeter sanırım: “O, namuslu kadınların efendisi; melek huylu, derecesi yüksek, vasıfları temiz, zatı kutsi, hayır ve hasenat sahi­bi eşsiz bir inci; büyük, şanlı, yüksek mevkili bir hanımdı.” Hurrem Sultan, siyasî bakımdan hiçbir padişah hanımının gelemediği se­viyeye ulaşmasına rağmen, zaman zaman büyük acılar çekti. Küçük yaşta ölen ev­latlarının yanı sıra, Manisa Valisi Şehza­de Mehmed'in ve ardından Şehzade Ci­hangir'in vefatları, onu sonsuz üzüntüle­re sevk etti. Evlat acısının da etkisiyle çeşitli hastalıklar geçirdi. Büyük ızdıraplar çekti. Son kışını çok sevdiği Hünkârı Kanuni ile Edirne’de geçirdi. Rahatsızlığı artınca İstanbul’a dönerek içinde bir de hastanenin bulunduğu Eski Saray’a yerleşti. Yakalandığı kulunç hastalığından kurtulamayarak, 1558 yılında genç denecek bir yaşta (52) hayata gözlerini yumdu.
Hurrem Sultan Hurrem Sultan
Cenazesi vezirlerin omuzlarında Baye­zid Camii meydanına getirildi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendinin imametinde kılınan Cenaze namazından sonra, yine Şeyhülislâm’ın eliyle defnedildi. Ölümü, bütün İstanbul hal­kını müteessir etti. Cihan Padişahı Sultan Süleyman, ha­yatta hiç yanından ayırmadığı Hurrem'in naaşının da kendisine uzak kalmasını iste­medi. Süleymaniye Camii çevresinde ken­di türbesi için ayırdığı yerin hemen yanı­na onun için de bir türbe yaptırdı. Hurrem Sultan’ın türbesinde, bekçiler ve hafız-ı kurralar görevlendirdi. Yüzyıllar boyu gü­nün yirmi dört saati bu hayırsever sultanın ruhu­na Kur’ân-ı kerîm okundu. Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelere göre, nöbetleşe görev yapan hafız-ı kurra ve bekçilerin sayısı yüz otuz sekiz kişiyi buluyordu. Bunlara gün­de üç yüz elli akçe gibi yüksek bir ücret ver­ildiğini dikkate alırsanız, Kanunî'nin Hurrem Sultana karşı olan sevgisi daha iyi anlaşılır sanırız. Peki, Hurrem Sultan’ın Şehzade Mustafa olayındaki tutumunu nasıl değerlendireceksiniz diyebilirsiniz. Birincisi o hadiseden başka Hurrem Sultan hakkında menfi ne duydunuz? İkincisi ise hangi kadın kendi oğlunu saltanatta görmek istemez. Onunda kendi oğullarından birini saltanatta görmek istemesi en tabi bir durumdur. Şehzade Mustafa meselesinde ise Kanuni asla onun sözüne itibar etmez onun sözüyle oğluna kıymazdı. Orada birinci derecede suçlu Rüstem Paşa ile isyan emarelerinde bulunan Şehzade Mustafa’nın bizzat kendisidir. Aşağıda Hurrem Sultan’ın Türk milletine bıraktığı eşsiz eserleri okuyacaksınız. O belki bu camilerde namaz kılmadı medreselerinde okumadı, kervansaraylarında yatmadı, çeşmelerinden su içmedi, darüşşifasında tedavi olmadı. Hepsini Türk milletine ve evlatlarına miras bıraktı. Türk milletine ve Müslümanlara ve onların evlatlarına hizmet edenlere karşı bazılarının özel bir husumeti oluyor nedense. Meral Okay ve benzerlerinin yaptıkları gibi. Geride bıraktıkları Osmanlı ailesinde güzel bir gelenek vardı. Küçük yaşta ölenler de dâhil, hane­dan mensuplarından geride kalan eşyalar titizlikle saklanırdı. Yalnız hanımların ve kız ço­cuklarının eşyaları bu geleneğin dışında bırakılırdı. İşte bu adet Hurrem Sultan’ın vefatında değişikliğe uğradı. Merhumenin özel eşyaları sarayda ve türbesinde muhafaza altına alındı. Ara­larında zarif işlemeli örtüler, kaşbastılar ve mücevherlerin de bulunduğu bu şahsi eşyalar, halen Topkapı Sarayı Müzesi ile Türk İslâm Eserleri Müzesi'nde sergilenmektedir. Osmanlı Hanım sultanları içinde iyilik yapmakta en önde gelenlerden biri olan Hurrem Sultan, üç kıtaya yayılan geniş toprakların dört bir yanını bayındır etmek ve insanlara faydalı olmak için büyük çaba harcamıştı. Solakzâde ve İbrahim Peçevi Efendi tarihlerinde Kanuni Sultan Süleyman’ın eserlerine yer verildikten sonra Hürrem Sultan'ın hayratı sıralanmaktadır. Haseki Külliyesi
Hürrem Sultan tarafından yaptırılmış İstanbul'un Haseki semtindeki Haseki Hamamı Hürrem Sultan tarafından yaptırılmış İstanbul'un Haseki semtindeki Haseki Hamamı
Cami, medrese, sıbyan mektebi, çeş­me, imaret ve dârüşşifâdan meydana ge­lmektedir. Mimar Sinan'ın hassa başmimarı ol­duktan sonra yaptığı ilk eserdir. XIX. Yüz­yıldan itibaren Haseki adıyla anılan Avratpazarı semtinde kurulmuştur. Peçuylu İbrahim külliyenin burada yapılma­sının Kanuni’nin eşine gösterdiği bir in­celik olduğunu yazar. Külliyenin ilk yapılan birimi cami olup medrese ve sıbyan mektebi bir yıl, imaret ve dârüşşifâ ise on iki yıl sonra in­şa edilmiştir. Bu durum külliyenin bir bü­tün olarak planlanmadığını, binaların de­ğişik zamanlarda ayrı ayrı düşünülerek tasarlandığını göstermektedir. Külliyenin Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan vakfiyesi 958 (1551) tarihlidir. Cami Haseki cad­desinin bir yanında, medrese, sıbyan mektebi, imaret ve dârüşşifâ ise diğer ya­nında yer almaktadır. Cami: 945 (1538-39) yılında inşa edilen cami kare mekânlı ve tek kubbeli olup klasik uslupta yapılmıştır. Tek minarelidir. Daha sonra cemaate kâfi gelmemesi nedeniyle Sultan I. Ahmed zamanında iki sütun ve bir kubbe daha ilave edilerek büyütülmüştür (1612). Bugün de cami olarak hizmet vermektedir. Medrese: Caminin karşısında bulunan medrese 946 (1539-40) yılında inşa edil­miş klasik tipte bir yapıdır. Sokak cep­hesinin merkezindeki kapıdan girilen revaklı bir avlunun üç yanını çevreleyen ka­palı mekânlardan meydana gelmektedir. Dershanesi kapının karşısındaki revakın or­tasında yer almaktadır. Dershanenin iki yanına üçerden altı, avlunun iki yanına beşerden on oda yerleştirilmiştir. Bunların hepsi kubbe­lidir ve içlerinde birer ocak bulunur. Vakfiyesinde bilimin ve eğitimin değerinden bahsedilerek bilim adamlarına ve talebelere vakfedildiği kaydedilmiştir. Müderrislere günde elli akçe, on altı talebeye günlük ikişer akçe, muide ise beş akçe verilmesi şart koşulmuştur. Bugün odaları yatakhane, dershanesi ise mescid olarak kullanılmaktadır. Sıbyan Mektebi: Medresenin doğusun­da yer almaktadır. Kare planlı olup yanyana iki birimden meydana gelmektedir. Bi­rinci kısmı iki cephesi sütunlu açık ders­hane, ikinci kısmı ise kapalı dershanedir. Binanın önündeki havuzlu alan muhtemelen oyun bahçesi olarak düzen­lenmiştir. Kitabe yeri boş duran mekte­bin yapılış tarihi bilinmemekle birlikte medresede kullanılan nilüfer çiçeği mo­tifli başlıkların burada da kullanılması iki yapının birlikte ele alındığına işaret et­mektedir. Sıbyan mektebi yalnız Müslüman çocukları için vakfedilmiş olup dini eğitim şart koşulmuştur. Kapalı dershanenin hemen ya­nında küçük ve oldukça bakımlı bir hazîre vardır. Mezar taşlarından çoğunun müte­vellilere, külliyede hizmet eden kişilere ve onların aile fertlerine ait olduğu görülür. İmaret: Haseki Caddesi üzerinde külli­yeye girişi sağlayan üçüncü kapı imarete aittir. Kitabesinde 1550 (h.957) yılında yaptırıldığı belirtilmektedir. İmaret kuzey­de üç, doğu ve batı yönlerinde beş ke­merli bir revakla çevrilmiş ve revaklar baklava başlıklı sütunlara oturtulan pandantifli kubbelerle örtülmüştür. Avlunun kuzeyinde iki büyük ve dört küçük kubbeli mutfak ile yanlarında dikdörtgen planlı odalar vardır. Bugün imarethanede yemek pişirilip yenmekte bir bölümü ise kütüphane olarak hizmet vermektedir. Darüşşifâ: Darüşşifa, Osmanlı mimarî tarihin­de bir benzeri daha bulunmayan orijinal bir yapıdır. Mimar Sinan'ın, yaptığı eserler içinde en mükemmel mekân dü­zenlemesini gerçekleştirdiği Haseki Darüşşifası’nın giriş kapısındaki kitabeye göre, 1550 (h. 950) yılında bitiril­miştir. Haseki Darüşşifası, belki günümüze kadar yapılan hastanelerin en havadar ve ferah olanlarının başında gelmektedir. Giriş kapısından sonra sekizgen plan­lı açık bir avlu ve bu avluya bakan yüksek kemerli muayene bölümleri yer almaktadır. Po­likliniklerden sonra ise iç kısımlardaki kubbeli doktor ve hasta odaları bulunmaktadır. Mimar Sinan, ana bölümden ayrı olarak ilâç yapımı için de iki ayrı oda in­şa etmiştir. Yedi doktor, iki ec­zacı kalfası, yirmi dokuz memur ve müstahdem hizmet veriyordu. Ayakta tedavinin yanı sıra, yatarak tedavi hizmeti de veriliyordu. Hurrem Sultan, vakıfnamede darüşşifada çalışacak doktorlar için öyle şartlar koşmuş ki, hayran olmamak elde değil. Meselâ, başhekim dahil, bütün personelin güzel cümlelerle hitap etmelerini ve has­taların sorularına hoşa gidecek şekilde ce­vap vermelerini istemiş. Sadece bu kadar değil. Hastanede çalışanlara dolgun üc­ret verilmesi, fakir hastalardan doktor muayenesi ve ilâç için para alınmaması da onun şartları arasında bulunmaktadır. 20 Ocak 1976 tari­hinden bu yana Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi adıyla fa­aliyet gösterilen külliye binalarında müf­tü ve vaizlerin meslekî eğitimleri yapıl­makta, bunun yanında kıraat ilmi öğretilmektedir. Halen külliyenin medresesi yatakhane, kapalı dershanesi mescid, imareti yemekhane, sıbyan mektebi top­lantı salonu, dârüşşifâsı eğitim ve idare binası olarak kullanılmaktadır. Diğer Eserleri: Şehzade Cihangir Camii: Tophaneye hakim olan büyük tepe üzerindeki mübarek camidir. Bağdat’ta: İmamı âzam hazretlerinin nurlu mezarı üzerine sağlam bir kale, bir cami, güzel bir imaret, yüksek bir türbe ve akıl hastanesi bina edilmiştir. Yine Bağdat’ta Şeyh Abdülkadir-i Geylanînin mübarek mezarı üzerindeki yüksek kubbe yenilenmiş, mübarek camii yeniden onarılmış, imaret ve daha başka hayratlar yenile­nip yeteri kadar vakıflar bağlanmıştır. Konya’da: Mevlana Celaleddin hazretlerinin nurlu türbeleri yakınında iki minareli yüksek bir cami, güzel bir mes­cit, imaret ve dervişler için odalar ve benzerleri yapılmıştır. Şam’da: Yüksek bir cami, medrese, imaret ve daha başka­ları. Kefe’de ve İznik’te: Birer büyük kilise camie çevrilmişken aradan geçen uzun zaman boyunca harap olmuş bulunuyorlardı. Bunlar yenilenmiş ve gereği kadar vakıflar bağlanmıştır. Mübarek Mekke ve Medine’de yapmış olduğu çok sa­yıda hayır ve dağıttığı sadakalar, bu yerlerde oturanların hayat­larının temeli olmuştur. Gerçi bu sadakalar önceleri de vardı. Şimdi ise iki ka­tına çıkarılmış olup büyük bir titizlikle kâtipler tarafından ilgili­lere dağıtılır ve herkes eksiksiz kendisine ayrılan payı almaktadır. Bir başkası da akarsu sadakasıdır. Bu su, Arafat kaynağı­dır. Eskiden bu suyu Zübeyde Hatun akıtıp kente getirmiş, fakat zamanla harap olmaya yüz tuttuğundan su sıkıntısı çekilmeye bağ­lanmıştı, öyle ki bir arife günü bir parmakla kaldırabilecek bir kırba su bir altına satın alınmıştır. Bu suya üç dört ka­t daha katıp kentin suyunu bollaştırmak suretiyle bütün hacı­ları su sıkıntısından kurtardı. Mekke'de: Dört mezhep için ayrı ayrı dört büyük medrese bina ettirdi ve Rum ülkesinde uygulanan ku­rallara göre on beşer öğrenci ve birer müderris yardımcısı ta­yin etti. Bunların belli ödenekleri hiçbir aksaklığa uğramadan el­lerine ulaşmaktadır. Müminlerin anası Hz. Haticenin, Hz. Fatıma ve öteki çocuklarının dünyaya geldikleri kutlu ev sonradan mescit haline getirilmişti. Zamanla harap olduğun­dan onu tamir ettirip üzerine yüksek bir kubbe bina ettirdi. Şimdi de, her cuma günü ikindi zamanına kadar ve salı geceleri sabaha kadar dervişler ve fakirler orada toplanıp zikre­derler. Yine Mekke ve Medine’de zengin birer imaret yaptırdı. Mekke ve Medine fukaraları her gün buralarda yedirilip içirilirler. Edirne şehrine de Kevser suyu gibi sular getirip birçok çeş­meler yaptırmıştır ki bunlardan fukara halk yeniden can bulmaktan ve ölçüsüz sevinç duymaktan geri kalmaz. Mustafapaşa Köprüsü kasabasında da mübarek bir cami, güzel bir imaret ve büyük bir han yapılmıştır ki bunlar da yine rah­metli Haseki Sultan'ın hayır işlerindendir. İstanbul Kariye’de medrese ve Ayasofya ve Sultanahmet Camileri arasında Hurrem Sultan Hamamı Ve Kudüs-i Şerifte muazzam imareti… İşte o imaretin vakfiyesinde geçen muhteşem talimatları: “Ve dahi şöyle şart eylediler ki zikr olan et’imeden hücerât-i merkûmede mücavir olan sülehânın her birine her nöbetde bir kepçe aş ve bir fodula ve cum’a gecesinde bir kıt’a yahni bile verile; ve mescidi şerifin imamına ve evkaf kâtibine ve [bütün imaret görev­lerine> her nöbetde bir kepçe aş ve iki fodula ve cum’a gecesinde bir kıt’a yahni verile ve dahi şöyle şart eylediler ki zikr olan me'kelde fukara ve mesâkîn ve zu’afâ ve muhtâcînden her nöbetde dört yüz nefer kimesneye her birine bir fodula ve her ikisine bir tas içinde bir kepçe aş ve cuma gecesinde bir kıta yahni bile verile; ve dahi şöyle şart eylediler ki zikr olan huddâmdan gayri bir ferde şefaat ve iltimas vasıtası ile ta­’am ta’yîn olunub bakraçla hârica alub gitmeyeler şöyle ki bir tarîkle ta'am ta’yîn etdirüb hârice alub giderse haram ola.”
Süleymaniye Camii avlusundaki Hürrem Sultan Türbesi Süleymaniye Camii avlusundaki Hürrem Sultan Türbesi